CUMHURİYETİMİZİN 100.YILI KUTLU OLSUN

 / ETKİNLİKLER

CUMHURİYETİMİZİN İKİNCİ YÜZYILI “TÜRKİYE YÜZYILI” OLABİLİR Mİ?

Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100.yılını büyük bir coşku ve büyük bir gururla kutluyoruz. Bütün Milletimize kutlu olsun.

Türkiye Cumhuriyeti elbette ki; bütün halkıyla ve bütün kurumlarıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin bir devamıdır. Çok büyük bir milli mücadelenin ve bir kurtuluş savaşının sonunda monarşiden cumhuriyete geçilerek Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Yani ülke yönetimi, Osmanlı hanedanından alınarak Milletin hanedanlığına yani halkın egemenliğine verilerek cumhuriyet rejimine geçilmiştir. Dünyada birçok ülke monarşiden cumhuriyete geçerken çok kötü olaylar yaşamış ve çok kan dökülmüştür. 1789 Fransız İhtilalinden sonra birçok monarşiler yıkılmış yerine cumhuriyetler kurulmuştur. Özellikle 1.Dünya savaşından sonra imparatorluk ve monarşiler yıkılmış, demokrasiye ve cumhuriyete geçilmiştir. Cumhuriyete ve demokrasiye geçişler genelde çok kanlı olmuştur. Birçok ülkede, özellikle Fransa ve Çarlık Rusya’sında cumhuriyete geçilirken milyonlarca insan sürgün edilmiş, öldürülmüş ve hanedanların soylarının yok edilmesi için çok büyük vahşetler yaşanmıştır. Cumhuriyete geçişimizde aziz Milletimizin asaleti bir kere daha ortaya çıkmış ve hiç kan dökülmeden sadece Osmanlı Hanedanının yurt dışına gönderilmesiyle cumhuriyet yönetimine geçilmiştir.

Cumhuriyete geçiş Türk Milleti için çok önemli bir tarihtir ve oluşumunda çok büyük emekler ve aziz şehitlerimiz vardır. Çok zor şartlar ve yokluklar içinde Milletimizin büyük fedakarlıkları sonucunda kurulan Cumhuriyetimizin bugün 100.yılını büyük bir gururla kutlarken başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, silah arkadaşlarını, bütün şehit ve gazilerimizi şükran, minnet ve rahmetle anıyoruz.

Cumhuriyetimiz, Atatürk’ün liderliğinde çok sağlam temeller üzerinde kurulmuştur ve çok kısa zamanda bütün milletlerin ve devletlerin iftiharla tanıdığı bir devlet olmuştur. Atatürk’ten sonra gelen siyasi liderler maalesef gereken performansı gösterememişlerdir. Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyetler hedefine ulaşılamamış, yurtta sulh cihanda sulh misyonu gerçekleştirilememiştir. Yine de bugünlere ulaşmamızda emeği geçen bütün siyasi liderlere ve yöneticilere teşekkür ediyoruz. Çünkü halen Türk ve İslam Dünyasının parlayan yıldızı Türkiye Cumhuriyetidir. Fakat üzülerek belirtmek zorundayız ki Türkiye, Avrupa’nın hatta dünyanın parlayan bir yıldızı olamamıştır.

Bugün her vatansever aydınımız ve vatandaşımız, geçen 100 yılda gelişmiş bir ülke olamamanın hüzün ve burukluğunu derinden yaşamaktadır. Hangi ekonomik, siyasi, sosyal ve refah göstergelerine bakarsak bakalım göreceğimiz şey Türkiye’nin çok gerilerde kalmış olmasıdır. Maalesef bu geçen yüzyılda bir Almanya, Güney Kore veya Japonya olamadık. Halkımızın önemli bir kısmı yoksulluk veya açlık sınırında yaşıyor. Enflasyon ve işsizlik sıralamasında en kötü durumda olan ülkeler arasındayız. İnsan hakları ihlallerinde AİHM raporlarına göre 48 Avrupa Konseyi üyesi ülkeler arasında maalesef birinci sıradayız. En önemlisi de 2022 yılındaki demokrasi endeksinde 167 ülke arsında 103.sırada ve hibrid rejim kategorisindeyiz, yani hızla otoriter rejime doğru yol alıyoruz. Bütün bunlar gösteriyor ki ülkemiz iyi yönetilmiyor ve halkımız çağımızın getirdiği imkanlardan yararlanıp insanca yaşama şartlarından oldukça uzak görünüyor.

Pekiyi bu şartlarda Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılı “Türkiye Yüzyılı” olabilir mi? Ben olabileceğine yürekten inanıyorum. 1989-1994 yılları arasında 5 yıl Başbakanlık Ekonomik ve Mali İşler Başkanlığı görevim sırasında ve diğer çakışmalarım sonucunda gördüm ki Türkiye’nin çok büyük bir potansiyelli var, sırf kötü yönetiminden dolayı varlık içinde yokluk yaşayan bir ülkeyiz.

Türkiye’nin geçen yüz yılda gelişmiş bir ülke olamamasını sadece siyasetçilere ve yöneticilere bağlamak yanlış olur. Toplum olarak kültür ve eğitim yapımızdaki bazı yanlışları yani halkı da buna eklemek zorundayız. Bu sebeple; Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılının “Türkiye Yüzyılı” olabilmesi için iki hususta köklü bir yeniden yapılanma olması gerektiğine inanıyorum.

1-Millet olarak büyük bir zihinsel değişim ve dönüşüme ihtiyacımız var, yani toplum olarak yeniden yapılanmamız gerekiyor. Bunun için merkeze insanı ve insani değerleri alan köklü bir eğitim, kültür ve sosyoloji çalışması şart. Toplumda büyük bir kutuplaşma var. Bundan dolayı her kişi ve grupların mutlak doğruları var, karşı tarafa yani ötekine karşı büyük bir öfke, tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük var. Ötekinin düşünce ve inançlarını mutlak yanlış gördüğü gibi yaşam tarzına, kıyafetlerine dahi hiç tahammülü yok. Dolayısıyla hızla sevgisiz, saygısız bir toplum olmaya doğru evriliyoruz. Böyle bir kutuplaşma ve kamplaşmanın olduğu bir toplumda yeni fikirlerin gelişmesi ve toplumsal barışın sağlanması mümkün değildir. Bu kutuplaşma; yanlış din anlayışı, yanlış milliyetçilik anlayışı, Atatürk’ü doğru anlamamamızdan ve insan olmayı anlayamamış olmamızdan kaynaklanmıştır. Dinin, milliyetçiliğin ve kişilerin ideoloji haline getirilmesi o toplumun düşünme, araştırma ve çalışma melekelerini yok eder. Düşüncelerini yenileyip geliştiremediği gibi etrafını hep düşmanlarla çevrilmiş olarak görür ve çözümü kurtarıcılar beklemekte bulur. Düşmanlar ve kurtarıcılar toplumun yaşam karakteri haline gelmiştir. Aslında bu durum bütün insanlığın ortak sorunudur. İnsanlık tarihine şöyle bir baktığımızda; insanlığın en büyük düşmanlarının dincilik, ırkçılık, ideolojik bağnazlık ve doyumsuz siyasetçiler olduğunu çok net olarak görebiliriz. Bütün savaşlar, vahşetler, katliamlar ve kavgalar dinciler, ırkçılar ve doyumsuz siyasetçiler yüzünden olmuştur. Bugün Ukrayna-Rusya, İsrail-Hamas savaşlarında da bu açıkça görülmektedir. İnsanlık tarihinde maalesef en büyük sayfalar savaşlarla doldurulmuştur. 1. ve 2.Dünya savaşlarından sonra savaşlara son vermek için 1945 yılında Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmuş, daha sonra da insan hakları ihlallerini önlemek için kurulan komisyonlar iki yıl aralıksız çalışmış ve 1948 yılında bütün devletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini imzalamıştır. Bu bildirge ile insanlık ve demokrasi tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. İnsan hak ve özgürlüklerine önem ve değer veren, hak ihlallerini asgariye indirmek için çalışan ülkeler gelişmiş, insan hakları ve özgürlüklerini önemsemeyen ülkeler ise geri kalmıştır. Demokrasinin ilk şartı; insan hak ve özgürlüklerini anayasal ve/veya yasal teminat altına almak olmuştur. İşte toplumsal yapımızdaki en büyük sorunlardan birisi toplum olarak hak ve özgürlüklere çok değer vermememizdir. İtaat-biat kültürü ile birlikte devleti kutsallaştırmış ve insanı ikinci plana atmışızdır. Toplumsal yapımızı; insanı, insani değerleri, insan hak ve özgürlüklerini merkeze alan bir anlayışla donatmadan gelişmiş bir ülke olmamız mümkün görülmemektedir. Bu bölümü değerli bir dostumun çok beğendiğim bir cümlesi ile bitirmek istiyorum. “Kendini bir davaya, devrime, ideolojiye veya inanç sistemine adayanlar, kendinizi ve dünyanızı anlamlandıracak kutsallar arıyorsanız, anlam dünyanızın merkezine kendi cinsinizden olan İNSANI yerleştirin. Emin olun ki, bu tercih size de iyi gelecek, mutlu olacaksınız!”

2-Siyaset kurumunun yeniden yapılandırılması. Mevcut siyasi yapı Türkiye’nin sorunlarına köklü çözüm getiremez, hatta toplumsal barışı dahi sağlayamaz. Çünkü mevcut siyasi yapı lider odaklı ve rant beklentili olup, demokratik ve adil olmayan haksız rekabet ortamından oluşmuştur. Bu sebeple siyaset kurumunun yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Darbe dönemlerinde hazırlanmış olan siyasi partiler kanunu ve seçim kanunu acilen değiştirilmelidir. Aslında yeni bir anayasa siyaset kurumunun yeniden yapılanması için daha köklü bir çözüm olur. Ak Parti iktidarı 20 yıl yeni anayasa için çalıştı fakat bir türlü sonuç alamadı. Yeni anayasa muhalefet partileri ile müzakere edilerek hazırlanmalıdır. Toplumun önemli bir ekseriyeti yeni anayasayı onaylamalıdır, bu sebeple muhalefet partilerinin yeni anayasa hazırlıklarının içinde bulunması elzemdir.

Yeni anayasanın başkanlık sistemi veya parlamenter sistem olmasından ziyade içinin evrensel demokrasi normlarıyla doldurulmuş olmasıdır. Yeni anayasa; özgürlükçü, demokratik, laik, insan hak ve özgürlüklerini teminat altına alan, hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı net çizgilerle belirlenmiş bir anayasa olmalıdır. Bu konuda; Ali Rıza Malkoç beyin “Yeni bir anayasa ile şahlanıp; AYAĞA KALK ANADOLU” isimli kitabını tavsiye edebilirim.

Özetle; Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılının “Türkiye Yüzyılı” olabilmesi için Milletimizin zihinsel dünyasında büyük değişim ve dönüşümün, yani toplumsal barışın sağlanması ve siyaset kurumunun yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Demokraside Birlik Vakfı bu konuda yıllardır çalışmaktadır. 30.kuruluş yıldönümü dolayısıyla İnsani Değerler Derneği ile “Tam Demokrasi Platformu” isimli bir proje ile bir barış ve kardeşlik platformu oluşturmaya çalışmaktadır.

Hazırlık raporuna internet sitemizden ulaşabilirsiniz.

“https://www.demokrasidebirlik.org.tr/16563/tam-demokrasi-platformu-hazirlik-raporu “

Toplum olarak ve özellikle aydınlarımızın hep şikâyet edip sorunlara çözüm üretme yönünde bir çalışma içinde olmaması ülkemiz için gerçekten üzücü bir durumdur. Bu sebeple Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında toplumun bütün kesimlerini toplumsal barışın sağlanması ve demokrasimizin güçlenmesi konusunda Tam Demokrasi Platformu’na güç ve destek vermeye davet ediyorum.

Cumhuriyet Bayramımız ve Cumhuriyetimizin 100.yılı kutlu olsun. Nice yüz yıllara…

Mehmet Bozdemir

Demokraside Birlik Vakfı Başkanı


 Okunma Sayısı : 751         27 Ekim 2023

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 309212

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.