29 Mart'tan sonra daha çok demokrasi için, kurucu ideolojiyle hesaplaşma ihtiyacı

BASINDA DE-VA / BASINDAN SEÇMELER

Yorum - Levent Köker] 29 Mart'tan sonra daha çok demokrasi için, kurucu ideolojiyle hesaplaşma ihtiyacı  
22 Temmuz seçimleri Türkiye demokrasisinin 2007 Nisan'ından itibâren yaşadığı hukukî görünümlü siyâsî krizlerden güçlenerek çıkmasını sağlayan önemli bir aşamaydı.

Hatırlanacağı üzere, TBMM'nin cumhurbaşkanı seçme görevini yerine getirmesi, Anayasa Mahkemesi'nin bizim de katıldığımız pek çok saygın bilim insanının görüşlerine göre hukuken ve mantıken kabûl edilmesi mümkün olmayan ünlü "367 kararı" ile engellenmişti. Bu engellemenin öncesinde ise, zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, yaptığı bir konuşmada "devletin Cumhuriyet'i koruma görevi"nden söz etmiş, zamanın Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, AB uyum sürecini ve demokratikleşme reformlarını Türkiye için iyi görmediğini anlatan basın toplantısında, yeni cumhurbaşkanının lâikliğe "sözde değil özde bağlı" olması gerektiğini açıklama ihtiyâcı hissetmişti. TBMM'de birinci tur oylamanın yapıldığı 27 Nisan gecesi de siyâsî târihimize "e-muhtıra" ile geçmiş, hemen ardından seçimin iptâli için Anayasa Mahkemesi'ne başvuran anamuhalefet partisinin genel başkanı, Mahkeme'nin iptâl kararı vermemesi hâlinde Türkiye'nin büyük bir çatışma ortamına sürükleneceğini beyân etmişti. Apaçık bir biçimde, TBMM'yi cumhurbaşkanı seçme görevini yerine getirmekten alıkoymak anlamına gelen bu derin siyâsî krizden Türkiye, 22 Temmuz seçimlerinde ortaya konulan seçmen irâdesiyle büyük ölçüde kurtulmuştu.

Hâl böyleyken, kamuoyunda bâzı görüş sâhipleri, Cumhuriyet yurttaşlarının kendilerini yönetecek temsilcileri seçme ehliyetine sâhip olmadıklarını, "görüş"(!) diye ortaya atabilmişlerdi. "Bidon kafalı, göbeğini kaşıyan, dağdaki çoban" teşbihleriyle dile getirilen bu "görüşler", kimi akademisyenlerin "Türkiye'de 1945'te demokrasiye geçilmesi erken olmuştur, bugün de erkendir" tespitlerinden de herhâlde güç almaktaydı. Açıkça mevcut askerî ve sivil bürokratik vesâyetçiliği destekleyici nitelikte olan bu değerlendirmeler, 22 Temmuz'da meşrûiyet zemini ve temsil kabiliyeti bakımından son derece güçlü bir parlâmentonun ortaya çıktığı gerçeğini görememişlerdi. Sonuç, bu körlüğün kısmen etkili olduğu bir süreçte, TBMM'nin anayasa yapma yetkisinin de içinde yer aldığı genel yasama yetkisinin Anayasa Mahkemesi'nin vesâyeti altına alınması, iktidar partisinin "kapatma davası" sürecinde reformculuğunun törpülenmesi biçiminde tecelli etti.

22 Temmuz 2007 öncesinin ve sonrasının ortaya çıkardığı bağlamda gerçekleşen 29 Mart genel mahallî seçimleri, belirli bir güç kazanmış bulunan Türkiye demokrasisini biraz daha güçlendirebilecek bazı işâretler vermiştir. Bunlardan ilki ve kanımca en önemli olanı, Cumhuriyet yurttaşlarının bu seçimler vesîlesiyle ve bir kere daha yüksek demokratik bilinç düzeyini ortaya koymuş olduklarıdır. 22 Temmuz sonrasında, yurttaşların demokratik tercihlerine saygısızca saldıranların çoğu, herhâlde 29 Mart'ta AK Parti'nin büyük yara aldığını düşündüklerinden olsa gerek, yukarıda zikredilen "görüşler" ile tamamen zıt değerlendirmeler yapmaktadırlar. Müellifleri tarafından her ân çark edilebileceği anlaşılan bu değerlendirmelerden bağımsız olarak söylemek gerekir ki, Türkiye'de bundan sonra yurttaşların demokratik irâdelerini ortaya koymalarını engellemek, özellikle demokrasinin kapsamını genişletme yolunda yeni reformcu atılımların gerçekleştirilmesiyle birlikte mümkün olmayacaktır.

29 Mart seçimlerinin ortaya koyduğu bir diğer sonuç, AK Parti'nin seçim kampanyası sürecinde dile getirdiği "hizmet siyâseti-kimlik siyâseti" ayrımının seçmen nezdinde kabûl görmediğidir. Bejan Matur'un geçtiğimiz Salı bu sayfada yayınlanan değerlendirmesinde işâret ettiği gibi, aslında seçimlerden sonra ortaya çıkan "siyâsî temsil haritası", Türkiye siyâsetinde kimliklerin önemli ve çoğu kez belirleyici bir rol oynadığını açıkça göstermektedir. Kültürel kimlikler ve bu kimlikleri dinamik bir biçimde oluşturan, değiştiren etkileşimler, tümünü anlatmak üzere kullanabileceğimiz bir terim olarak "hayat tarzları" arasındaki farklar, Türkiye toplumunun bir gerçeğidir. Bütün çağdaş toplumlar için geçerli olduğunu söyleyebileceğimiz bu gerçek, kültürel kimliklerin kamusal ve siyâsî alanda ifâde edildiklerini, bunun çağdaş demokrasinin bir gereği olduğunu görmemize de olanak sağlamalıdır. Pek çok sosyal bilimcinin, dünyâ üzerinde kültürel kimlik ve değerler temelinde oluşan siyâsî taleplerin, sosyal ve ekonomik hak talepleriyle birlikte ve bâzen onların da yerini alacak tarzda öne çıktığına işâret etmelerinin üzerinden onlarca yıl geçmiş bulunuyor. Târihte hiçbir zaman Avrupa'da olup biten gelişmelerin dışında kalmamış ve bugün de kalamayacak olan, dışında kalmak ne kelime, nihâî olarak Avrupa Birliği'ne tam üye olma süreci içinde bulunan Türkiye'de bu gerçeğin biraz gecikmeli ve sorunlu biçimlerde algılanmakta olması, aslında esef vericidir. Türkiye, 29 Mart sonrasında te'yid edilmiş bulunan siyâsî-kültürel kimlik çoğulculuğunun gereği olarak, demokrasisinin kapsamını genişletmek, derinliğini artırmak için yeni reformlara yönelmelidir.

Bu yöneliş, zorunlu olarak, Bejan Matur'un sözünü ettiğim yazısında da değindiği gibi, Cumhuriyet'in kurucu felsefesiyle eleştirel bir biçimde hesaplaşmayı da içermelidir. XIX. yüzyıl ile XX. yüzyılın ilk yarısına özgü bir kültürel-siyâsî teklik temeline dayandırılmak istenen "ulus-devlet" yapısı, bu yapının Türkiye'ye özgü ideolojik ifâdesi olan "Kemalizm", çağdaş demokratik çoğulculuğa "içkin" olan "çokkültürlülük" gerçeğini anlama ve içerme yeteneğinden yoksundur. Türkiye demokrasisini arızalı kılan bu yoksunluk, kültürel kimlik farklılıklarını "özel alan"a, gelenekselliğe hapsetmeye ve bu farklılıkların kamusal siyâsî alanda ifâde imkânlarının önüne geçmeye çalışarak aşılamaz. Cumhuriyet, yurttaşlarının farklılıklarını özgürce ifâde edebildikleri bir kamusal siyâsî alanın genişliği ölçüsünde, gerçekten cumhuriyet adını hak edebilecektir. Bu genişlemenin gerçekleştirilmesi ise, Türkiye'de siyâsî ve idârî teşkilâtlanmanın yeniden, çokkültürlülüğün gereklerine uygun bir biçimde, kültürel kimlik farklılıklarına saygının belirginleştiği bir hukukî yapıya kavuşturulmasıyla mümkündür. ABD Başkanı Obama'nın memnuniyetle gözlediğimiz Türkiye demokrasisinin gelişmesini ve AB üyeliğini teşvik edici, destekleyici tavrı, esâsen bu değişim doğrultusunda Türkiye siyâsetini harekete geçirecek bir müşevvik de olmalıdır. 29 Mart'ın ortaya koyduğu tablo da bu yönü işâret etmektedir. Bitirirken şu hususun da altını çizelim ki, daha kapsamlı ve daha derinlikli bir demokratikleşme süreci yaşanmadığı takdirde, Türkiye'nin daha içe dönük, daha kapanmacı ve böylece daha dar milliyetçi bir devlet hâline gelme ihtimâli de büyüktür. Ümîd edelim ki, Türkiye siyâseti, bir bütün olarak bu demokratikleşme ihtiyâcını görüp gereğini yapmaya bir ân önce yönelebilsin.

PROF. DR. LEVENT KÖKER

 Okunma Sayısı : 467         09 Nisan 2009

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 805377

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.