Ergenekon'un irtica operasyonu nasıldı

BASINDA DE-VA / BASINDAN SEÇMELER

Prof. Nevzat TARHAN Haber 7 Ergenekon'un irtica operasyonu nasıldı

ERGENEKON VE İRTİCA


Rahmetli Ayhan Songar hocamızın bir hatırası vardı. Kendi öğrencilik yıllarında okuduğu gazete haberini ve şaşkınlığını anlatmıştı. 1940’lı yıllarda bir eşek suç aleti olarak alıkonulmuş. Suçu şu imiş; kaçak Kur’an-ı Kerim’lerle Suriye’den Türkiye‘ye sokulmaya çalışılması…

Yani Kur’an’ın basılması yasak, içeri sokulması yasak ama yazılı bir bir yasak yok. Erkek gibi çıkıp kutsal kitabı yasaklayamayan statüko o günün ergenekonunu kullanarak yasağı ikiyüzlüce devam ettirmiş.

Tek partili tarihlerde ve 28 Şubat 1997 uygulamalarında jandarma camilere postalla girerek, gözdağı vererek, korku imparatorluğunu devam ettirerek statükoyu koruyordu.

İrtica teriminin ilk telaffuz edildiği tarih 100 yıl önce idi. 31 Mart 1909 trajedisi, din kaynaklı olmayan ‘ahrar’ yani bu günkü tabirle liberallerin heyecana getirdiği kalabalıkların organize olmayan kalkışması vardı. Ayaklanmayı o günün ergenekonu olan Jöntürkler ustaca dini görünüme sokmuşlardı. Halen de ders kitaplarında bu resmi yalan devam ediyor.

İlginçtir 1912’de Selimiye Camisine postalla giren Bulgar’larla, irtica avcısı JİTEM’ciler aynı yöntemi kullanıyorlar.

Geçtiğimiz günlerde Bediüzzaman Hazretlerinin Kastamonu hayatı ile ilgili bir sergi düzenlendi. Sergiye gitmem mümkün olmadı ama serginin kitabını incelediğimde irtica yaygarası ile o tarihlerde dehşetli bir psikolojik savaşa maruz kalındığını görüyoruz.

Kara ve gri propaganda tekniklerinin tümünün uygulandığını görebilirsiniz.

1930 ve 1940’lı yıllara ait gazete başlıkları: “İrtica hazırlayan bir şebeke bulundu... Said-i Kürdi peygamberlik iddia ediyormuş... Onlarla konuşanlar idam edilecek... Bir mürteci ifade verirken öldü... İrtica şebekesinde yeni suçlular...”

Uzun yargılamaların sonucunda beraat ve serbest bırakılma. Ama akıllarda ve gazete manşetlerinde kalanlar ‘irtica suçu kavramı’

Doktor Şevket Gözaçan Göz Hastalıkları mütehassısı Diploma No: 2771. Bir talebesini muayene ettiği, bu sebeple  Bediüzzaman’ın yazdığı teşekkür mektubu evinde bulunduğu için Eskişehir’de hapse atılıyor.

Antalya Çil Müftüsü Ahmet Hamdi Okur Bediüzzaman’a selam gönderdiği için üç ay Eskişehir hapsinde yatıyor.

Haşir Risalesi isimli ölüm sonrası yaşamla ilgili ve akıl yürütme yöntemleri kullanılan kitabı bir gün valiliğe bir talebesi götürüyor. Kitap Ankara’ya gönderiliyor. Bediüzzaman her gezintiye çıktığında çevresine halk toplanıyor ve hükümet bundan rahatsız oluyor.

Olay ‘Bediüzzaman ile talebeleri harekete geçti vilayeti bastılar’ şeklinde propaganda ediliyor. Arama ve tevkifatlar başlıyor. 120 kişi tutuklanıyor, kamyonlarla Afyon’a götürülecekler denilerek yola çıkarılıyorlar. Aynı tarihte İsmet İnönü de şark vilayetlerine seyahatte bir isyan olmaması için çıkıyor.

Eskişehir hapishanesine götürülmek üzere yola çıktıktan sonra meydana gelen olayı kitaptan okuyalım: “Verilen talimata göre mola verilen ıssız bir yerde tutuklular firara teşebbüs etmiş olacak, Ankara’dan gelen askeri birlikte onların işini oracıkta bitirecek, böylelikle memleket irtica tehikesinden bütünüyle temizlenecekti...”

6 Mayıs 1935 tarihli gazete küpürleri geçtiğimiz haftada Cağaloğlu Rüstem Paşa Medresesi’nde gerçekleşen sergide gösteriliyor. Gazete kupürlerine göre İçişleri Bakanı ve Jandarma Genel Komutanının olay için Isparta’ya geliyorlar.

Bu esnada İçişleri Bakanı Şükrü Kaya gazetelere beyanat vererek “Anlaşılıyor ki Bediüzzaman otuz senelik bir mürteci olup, irşad edecek vatandaş aramaktadır. Şimdiye kadar elde edilen malumata göre hadise mahdut ehemmiyetli bir zabıta vakasından ibarettir. Ve halk arasında hiçbir tesiri olmamıştır”

Yolculuk esnasında Bediüzzaman ve talebelerinin durumunu yakından gören Müfreze Komutanı Binbaşı Ruhi Bey anlayışlı davranıyor... Kalbi yumuşuyor ve yargısız infazı yapmıyor.

Böylece Bakan Şükrü Kaya’nın ‘Mahdut ehemmiyetli bir zabıta vakası..’ olarak verdiği beyanat havada kalmış oluyor.

Binbaşı Ruhi Bey’in akıbeti ise ordudan tard edilmek oluyor. Askeri arşivlerde kayıtları inceleyerek doğrulamak mümkündür. Tarafsız tarihçilerden ayrıntılı bilgileri öğrenebiliriz.

Ölüm kuyuları, kurşuna dizilmeler, araç taramaları gibi yargısız infazlar demek ki çok eski imiş.

İstiklal Mahkemeleri’nin ve o günlerin olaylarının tarafsız, hak duygusu ile hareket eden tarihçiler tarafından aydınlatılmasının kendimizle yüzleşip hesaplaşıp ortaçağ karanlıklarından kurtulmamızı sağlayacağını bilmemiz gerekir.

Yoksa toplum içinde bu travma çözülmemiş olarak yaşar ve sosyal barışımızı bozmaya devam eder. O günleri inceleyecek savcılar bekleyemeyiz ama tarihçileri beklemek de hakkımız.

Hiç olmazsa Genelkurmay Başkanımızın çıkıp “Geçmişte çok hatalar yapıldı... Toplum ve devlet barışmadı, artık darbe ve gizlililik dönemi bitti. Daha açık ve şeffaf olmalıyız ve olacağız’ dese. Travma çözülür iç barış sağlanmış olur. İnşaallah o günleri de göreceğiz. Böylece 100 yıllık zulüm bitmiş olur.

Nevzat TARHAN / Haber 7
ntarhan@gmail.com

 Okunma Sayısı : 429         13 Nisan 2009

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 463930

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.