Cumhuriyet kimliğinin sosyopsikolojisi-I,II

BASINDA DE-VA / BASINDAN SEÇMELER

Doç.Dr.Erol Göka
Doç.Dr.Erol Göka
 
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Cumhuriyet kimliğinin sosyopsikolojisi-I

Ulus-devletler çağı, Batının yıllar süren boğazlaşmalarının ardından, kan deryasının ve zifiri karanlığın içinden çıktı geldi. Onun modernleşmeyle koşutluklar içeren treninin vagonlarına bazı uluslar geç atladı. Her ne kadar “milli mücadele”mizin biricik, hatta ilk ve mazlum milletlere örnek teşkil edecek şekilde olduğunu söyleyip dursak da biz hem uluslaşma hem modernleşme açısından geç kalmış olanlardanız; çektiğimiz birçok sıkıntının kökeninde bu gecikmişlik olgusu yatıyor.

Geç modernleşmenin ve bunun doğal sonucu olarak uluslaşma sürecini tamamlayamamamın sorunlarıyla boğuşurken, daha biz başımızı kaldıramadan bu kez değişen dünya konjonktürü boğazımıza yapıştı. İki kutuplu dünyanın yıkılması, bir “ABD İmparatorluğu” ve iki de bir değişen “yeni dünya düzeni” gibi yaftalarla karşımıza çıkan, ekonomik ve teknomedyatik entegre organizasyonlarıyla basbayağı gerçek olan küreselleşme; Aydınlanma değerlerinin ve (Güney’deki) ulus-devletlerin çözülme süreci, kabilecilik ve post-modern zihin krizi… Şimdi de, “ABD İmparatorluğu”nun savaşçı bir kliğin elinde, terör manipülasyonu ve şantaj-tehdit ve güç gösterisi yoluyla, bir an önce kurulması için uğraşılan II. Bush’un “Büyük Ortadoğu Projesi”nin ardından Obama’nın iktidarıyla temsil edilen ekonomik kriz ve uluslar arası ilişkilerde ve etnik gerilimlerde yumuşama beklentileri…

II. Bush döneminde Irak işgalinin arifesinde ‘Türk uluslaşması’ üzerine bir yazımızda “Artık belli oldu ki, biz bu kanlı imparatorluk sevdasının kalbgahı olan bir coğrafyada yaşıyoruz; ABD, girdiği her yere, kendi federe ‘demokratik’ sistemini de taşıyacak ve tüm siyasal sistemler, haritalarla birlikte değişmeye başlayacak…

İşte bu zor günlerde ‘uluslaşma’dan bahsedeceğiz; bahsetmek zorundayız. Aslında tüm dünya, özellikle ABD İmparatorluğu’na karşı olan ve uluslar arası bir ulusal direniş hareketini destekleyen tüm uluslar, ‘yeniden uluslaşma’dan bahsetmek zorunda. Belki kan ve tehdidin kol gezdiği böyle bir dünyada artık, ‘yeniden Aydınlanma’ anlamına gelebilecek teorik bir çaba komik kaçabilir ama tüm ulusal varlıkların, bu modern mirası savunan her milletin organik aydınlarının kendi yolculuklarını gözden geçirmeleri ve bundan böyle yola nasıl devam etmek istediklerini belirlemeleri şart.

Kestirmeden söyleyelim: Biz bir imparatorluk bakiyesi olarak Türkiye’de kurulmuş olan bu devleti, bu topraklar üzerindeki en meşru varlık olarak görüyoruz. Bu meşruiyet kökenini, buradaki insan varlığının özgünlüğünden ve bu özgünlüğü korumak için oluşturduğu Kuvayi Milliye ruhundan alır. Türkiye Cumhuriyeti’ni var eden bu ruhun direnme ve organizasyon yeteneğidir. Elbette onu bu toprakların en meşru varlığı olarak görmemiz devletin uyguladığı politikaları savunmamız anlamına gelmez; varlığı meşru görüp savunmakla, var olanın icraatını savunmak apayrı şeylerdir. Bize göre Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının meşruiyeti ve kuruluş ilkelerinin geçerliliği hala tüm berraklığıyla sürmektedir. Ancak kabul edilmelidir ki, bir devleti kuran Kuvayi Milliye ruhu, bir ulusal nüve tarafından harekete geçirilmiş ve bugüne kadar hep canlı tutulmuş olsa da bu topraklarda yaşayan halkın “modern bir ulus” olma süreci tamamlanamamıştır. Önceleri geç modernleşmenin sorunlarıyla, ardından küreselleşmeci tahribatın etkileriyle baş edebilmek için yeterince uygun yollar bulunamadığı gibi çoğu zaman beceriksiz yönetimler olumsuzluklara katkıda bulunmuşlardır.” diye yazmıştık. Çok şükür, uluslar arası ölçekteki öngörülerimizin kan ve gözyaşı dışındaki birçoğu gerçekleşmedi, daha doğrusu II. Bush ve Neoconların akılları zorlayan “Büyük Ortadoğu Projeleri” başarısız oldu, sadece Irak’ın işgaliyle ve yıldırma politikalarıyla yetinmek zorunda kaldılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin neliği ve niteliğiyle ilgili değerlendirmelerimiz ise geçerliliğini koruyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu, sosyopsikopolitik eksen değerlerinin, yeniden ele alınması, yolumuza nasıl devam edeceğimizin belirlenmesi görevi daha acil bir nitelik kazandı.

“Ulusal kimlik”, ulusu zapturapt almaya yarayan bir kafes değildir; tam tersine kardeşlik belgesi, ulusu oluşturan insanların kardeş olduklarının nişanesidir. Tüm bunlar olup biterken dünya yeni bir sürece girmiş, tamamlayamadığımız uluslaşma sürecimize bir de kardeşliğimizdeki yaralar ilave olmuştur. Ulusal kimliğimizi kardeşliğimizdeki yaraları onaracak, kardeşliğimizi pekiştirecek şekilde yeniden ele alma zamanı gelmiştir. Bu tartışma II. Cumhuriyet tartışması değildir; Cumhuriyet’imizin eksen değerlerinin, kurucu temellerimizin geçen süreçte ne kadar yıprandıklarının gözden geçirilmesi ve sağlamlaştırılması için yapılan bir girişimdir. Bu yazıda onu yapmaya çalışacağız.

Cumhuriyet’in kurucu değerleri

Osmanlı’nın son dönemlerindeki toplumsal değerlerin alt-üst oluşu Cumhuriyet’in hem toplumsa hem siyasal anlamda temel değer sistemini yaratmıştır. Bu alt-üst oluş içinde öne çıkan değerler, Cumhuriyet’in kurucu değerleridir; toplumun modern bir ulus olma sürecinin ideolojik dayanağının oluştururlar. Uluslaşma ve ulusal kimliğin tüm toplumca içselleştirilme süreci, bu temel değerlerin gösterdiği istikamette ilerler. Bu özellikleri nedeniyle onlar aynı zamanda, toplumsal ve siyasal merkezin de oluşturucu öğeleridir. Türk muhafazakarlığı da kendisini bu temel değerlere göre şekillendirir.

Cumhuriyet’in kurucu, uluslaşma sürecinin yol gösterici değerleri, en iyi, Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan siyasal ideolojileri ve toplumun bağrında bu değerleri saptayan ve sonra da Cumhuriyet’in değerleri haline getirmeye çalışan düşünürlerin saptamaları analiz edilerek anlaşılabilir.

Biz, böyle bir analizin sonucunda Cumhuriyet’in temel değerlerin çağdaşlık, Türklük, Müslümanlık olarak ortaya çıktığı sonucuna ulaşmıştık. Bu üç değer kaynağı, Osmanlı’nın son döneminden itibaren tüm toplumsal ve siyasal-ideolojik fenomenlerin, olayların ana renk oluşturucularıdır. Önce toplumsal ve ardından siyasal merkez, bilahare ulusal kimlik bu değerler ekseninde inşa olmuştur.

Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan yeni toplumsal merkez değerlerinin ve yaşama biçiminin oluşumu, Cumhuriyet dönemi boyunca adım adım yetkinleşmiş ve bu kez Cumhuriyet'in zemininde sürdürülmüştür. Cumhuriyet, yeni bir devletin olduğu kadar yeni bir toplumsallığın da adıdır. Her ne kadar, tuhaf bir “resmi ideoloji” tartışmasıyla zihinler puslandırılmışsa da bize göre Cumhuriyet Türkiye’sindeki temelde hayatın (toplumsalın) üretmiş olduğu başat merkezcil değer sistemi de bu üç kaynaktan gelen akımların karşılıklı etkileşimlerinin sonucu ortaya çıkmıştır.

Bugün de siyasal merkezdeki alabildiğine oynaklığa karşın toplumsal merkezde aynı değerler varlıklarını sürdürmekte, uluslaşma süreci tamamlanamasa da Türkiye Cumhuriyet’i “toplumsal”ını bir arada tutmayı başarabilmektedir. Ancak kabul etmek gerekir ki, toplumsalı oluşturan eksen değerler, özellikle küreselleşme süreciyle birlikte büyük bir tahribata uğramışlar, gerek zorla gerek kendiliğinden bir biçimde bir değişim süreci içine girmişlerdir. Batılı güçlü ulus-devletlerden farklı olarak uluslaşma sürecimizin tamamlanmadan bu etkilere maruz kalmamız, bu tahribatın olumsuzluklarını artırmıştır. Ortaya çıkan tahribatı anlayabilmek için önce kurucu değerleri teker teker görmek gerekir:

Çağdaşlık, modern dünyadaki gelişmelerden yana olmanın, bilime ve teknolojiye olduğu kadar evrensel siyasal ve etik değerlere, laikliğe, demokrasi ve insan haklarına yönelimin adıdır. Gerek Cumhuriyet kurulurken gerek şimdi yöneticilerin ve halkın üzerinde en çok ittifak ettikleri konulardan birisi çağdaşlık olmasına rağmen bunun nasıl olması gerektiği konusunda çok çeşitli bakışlar vardır.

Türklük, tarihsel köken tartışmalarında gündeme gelen flu biyogenetik içerimleri olan bir kavramdır. Ama buna rağmen bugüne kadar Cumhuriyet’in temel değeri olmayı başarabilmiştir. Zira Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bu kavramın anlamı şimdikinden farklıdır ve asıl olarak Cumhuriyet’in sınırladığı bu topraklarda yaşayan ve “buralı” hisseden insanları tanımlamaktadır. 1924 Anayasası’nda açıkça görüleceği gibi, (madde 88: "Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur. [...] Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izae edilir.") Cumhuriyet’in sınırları içinde yaşayan insanları eşit yurttaşlar haline getiren hukuksal bir temeldir. 1924 Anayasası, Cumhuriyeti kuran toplumu asla ırksal bir gönderene göre tanımlamaz ve hatta özenle bundan kaçınır. “Türk” adı ırksal değil hukuksal bir kavramdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında yaşanan olaylar, Lozan başta olmak üzere uluslar arası anlaşmalara yansıyan kurucu irade göstermektedir ki, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında “Türkiye” ve “Türk” adından da, etnik olarak Türk olmayan toplulukların belirgin bir rahatsızlığı yoktur. Biz “Türk” ve “Türkiye” adından rahatsızlık duyulmamasının birçok tarihsel nedenini sayabiliriz ama bunların içinden en önemlisi, millet oluşun sağlam bir psikolojik maya üzerine yerleşmesidir. “Türk” adı, Batılılar tarafından “Müslüman” sıfatına özdeş bir biçimde ve pejoratif anlamda kullanılıyor ve tüm Osmanlı hinterlandında yaşayan Müslümanlar bu adla anılıyordu. Bu nedenle yeni ulusun inşasında hem Batının küçümseyici meydan okumasına bir karşılık vermek hem de Osmanlı ve Müslüman köklerine bağlı olduklarını gösterebilmek amacıyla “Türk” ve “Türkiye” sıfatlarını hem Cumhuriyet’in kurucu önderleri hem de her etnisiteden halk seve seve kabul ettiler. Kendilerine ha “Osmanlı” ha “Türk”, ha “Müslüman” denmiş onlar için bir beis yoktu; yeter ki hür ve bağımsız olunsun, ezanlar susmasın bu onlara yeterdi.

Müslümanlık, bizi ulus yapan tinsel değerlere işaret ediyordu. İslam, siyasal, hukuksal ve dünyevi çerçevesi çağdaşlık ve Türklük tarafından çizilmiş yeni değer sisteminin Yaratıcıya bağlandığı tinsel değerleri var eden kaynaktı.

Çağdaşlık, Türklük ve Müslümanlık ana kaynakları, milletin içinde vardı. Hepsinin bir araya gelmesinden yepyeni bir değerler sistemi ve yaşama tarzı ortaya çıktı. Ancak onların karşılıklı etkileşimlerinin sonucunda ortaya öyle bir değerler sistemi çıkmıştır ki, bu ne onlardan biriyle ne de onların toplamıyla açıklanamaz. Ortaya çıkan değer sistemi, tek başlarına ele alındıklarında “bağnaz” olarak nitelenebilecek çizgilerden birine indirgenemez; bu ne onlardan biri, ne hepsi ne hiçbiridir; hepsinden çok özel unsurlar taşır ama biriciktir. İslam, milliyetçilik, modernlik enteresan bir sentez oluşturur; resmi ideoloji denilen Kemalizm’de bile bunların her birinden öğeler bulunur. Bu üçlü çizginin oluşturduğu değer sistemi içinden değişik dönemlerde kah biri kah diğeri öne çıkarak ulusallaşmamızın kendine özgülüğünü sağladılar.

Bu üç kaynak, yalnızca (ve hep sanıldığı gibi) bir devletin ve onun ideolojik aygıtlarının yukarıdan aşağıya doğru değil, aynı zamanda bu coğrafyada yaşayan halkın aşağıdan yukarıya doğru, dolaysız olarak ürettiği toplumsal-siyasal var olma biçimlerinin ve değerler sisteminin oluşumuna da temel sağladı. Zaten Kurtuluş savaşı başladığı andan itibaren toplumsal hissiyat hep dikkate alındı. Bizzat Atatürk’ün kendisi bunu şöyle ifade ediyor: “İki yol vardır. Biri bu milletin Hulasa-i Amal ve efkarına göre yürümek, diğeri bizim fikirlerimize göre yürümektir. Şahsi kanaaata göre değil, milletin kanaatini ve efkar ve hissiyatını yoklayarak yürümelidir.”

Cumhuriyet kimliğinin sosyopsikolojisi-II

Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin tahribatı

Cumhuriyet tarihimiz boyunca bir yandan uluslaşma, ulusal kimliğin içselleştirilmesi süreci devam ederken bir yandan da dünyada olup bitenlere ayak uydurulmaya çalışılmakta, içeriyle dışarısı arasında pek doğal etkileşimler ortaya çıkmaktadır. Bu etkileşim sürecinden kurucu değerler de nasibini almakta, değerler açısından bazen olumlu gelişmeler olsa da genel olarak tahrip edici bir süreç kendisini göstermektedir. Şimdi değerler sırasına göre neler olup bittiğine bakalım:

Kurtuluş savaşının kazanılması sonrası ve Tek parti dönemi’nde, özellikle İnönizm’in egemen olduğu zamanlarda radikal bir batıcılığa doğru bir yönelim olduğu doğrudur. Tek Parti döneminde batılılaşma ve modernleşme çabaları özdeşleştiren anlayışlara, batılı değerleri kökten bir biçimde yerleştirme gayretlerine toplum sempatiyle bakmamıştır. Bu gayretler, toplumun değişik kesimlerinde “radikal batılılaşma” olarak algılanmakta, buna uygun lehte ve aleyhte siyasal tepkiler oluşmaktadır. Hemen hemen toplumun ana gövdesinin tamamı, modernleşmeyi geri kalmışlıktan tek çıkış yolu olarak görmekte ama bu sürecin Batı'nın fennini alıp yaşama tarzını reddetme tarzında işlemesini istemektedir. Toplum, hayatın doğal seyri içinde, kendiliğinden oluşmuş olan kendi değerlerine sahip çıkmak istemekte ama bir yandan da tepkisini şiddete dönüştürmemektedir; çünkü yönetici iradeyle tam uygun düşmese de devleti de sahiplenmektedir. Bu mutedil, sahiplenici muhafazakar tepki, Cumhuriyet tarihi boyunca, yönetici iradeyle olan her gerilim anında da gösterilecek olan tepkidir.

Toplumsal değerlerin eninde sonunda galebe çalacağının, bir başka deyişle toplumda sağlam bir değerler sistemi oluşmaya başladığının ilk işareti, Serbest Fırka’nın ardından gelen Demokrat Parti hareketiyledir. Son tahlilde DP, modernleşmeyi evetleyen ama batılılaşmayı aynı ölçüde benimsemeyen, hatta büyük oranda reddeden ve iktidarı elinde tutan radikal batıcı çizgiye karşı, toplum çoğunluğunun paylaştığı bir tepkinin ürünüdür. Bu tercih, bürokratik merkeze karşı dipten ve kendiliğinden gelişen yeni değerler sistemini siyasal merkeze bir daha kolay kolay çıkmamacasına kazımaya çalışma girişimidir ama yukarıdan ve toplumdan gelen talepler arasındaki gerilim bundan sonra da sürecektir. Toplum, yeni değerler sisteminin de etkisiyle, bir yandan çağdaş ve demokratik dünyadan kopmak istememekte ama bir yandan da kendi milli ve manevi değerlerini olanca gücüyle sahiplenmektedir. Bu süreçte devletin öneminin de farkındadır. Devletin yöneticileri bu değerler sistemine aykırı davranışlar yaptığında, asla devletini zora sokacak bir tavır içine girmeden, ilk kendisine söz verildiğinde kötü yöneticilere haddini bildirmektedir.

Son yıllarda çağdaş dünyaya bağlı kalma açısından AB’ne katılma sürecinde yaşanan tartışmalarda, toplumumuzun çağdaşlaşma konusunda bu söylediğimiz özellikleri iyice gün yüzüne çıkmıştır. Çağdaş, demokratik dünyadan kopmamak adına toplumun kahir ekseriyeti AB’ne katılmaktan yanayken aynı insanlar, bu katılımın milli bütünlüğümüze, kimliğimize, manevi değerlerimize hiçbir şekilde halel getirmemesini istemektedir. AB tartışmaları, AB’den gelen bazı onur kırıcı öneriler ve önyargılı tarafgir talepler, toplumsal bilinçte küçük sarsıntılara yol açmakla birlikte, toplumumuzun bu özelliğini herkesin görmesi açısından oldukça yararlı olmuştur.

Elbette CHP de parti olarak toplumun derinliklerinde oluşan, uluslaşmanın mayasını oluşturan bu yeni değer sisteminin farkındadır ama nedense bu değerler sistemine uygun politikalar belirlemekte hep geç kalmaktadır. Ancak 1947 kurultayı ile militan laiklik politikasını yumuşatabilmiş; ancak 22 Mart 2009 seçimlerinden önce Deniz Baykal önderliğindeki CHP, bu konuda çok daha ileri bir adım atarak, halkın inançlarına daha uygun bir politik arayış içinde olacağının işaretlerini verebilmiştir. İnanç özgürlüğü açısından bu geç uyanma davranışı, çağdaş dünyaya ayak uydurma açısından da geçerlidir. Türkiye’nin dünyanın en ileri çağdaş demokrasileri arasında yer alması için CHP’de hep bir hevessizlik görülmektedir.

Tüm bunlara rağmen son tahlilde, uluslaşma sürecinin toplumsal değerlerin çağdaşlıktan yana olma ekseninde büyük bir sorun olmadığı; hem Batılılaşma hem içe-kapanma konusundaki ifrata kaçan tutumların uluslaşma sürecini yıpratıcı etkilerine karşı eninde sonunda bir çare üretilebildiği söylenebilir.

Cumhuriyet, zaman zaman ciddi gerilimler yaşanmakla birlikte aynı mutedil yolu, İslamiyet’le ilişkisinde de izleyebilmiş; hem dini değerlere sahip çıkmaya hem de çağdaş dünyadan din yoluyla kopma girişimlerini engellemeye çalışmıştır. İslamiyet’in siyasal bir hal alması ve uygarlık karşıtı, mezhepçi ve gayri-Müslim ahaliye düşman bir çizgiye çekilmesi önlenmeye çalışılırken, dinin toplumsal konumu ve uluslaşmaya katkı yapan değer üretici karakteri korunmaya gayret edilmiştir.

Batı, yöneticilerimizi daha çok “azınlıklar sorunu”yla sıkıştırmaya çalışırken toplumsal psikoloji açısından bunun pek de bir kıymeti harbiyesi yoktur; asıl sorun, mezhep çatışması ve kamusal-özel alan farkı alanındadır. Çünkü Cumhuriyet, resmi din politikalarını Sünni-Hanefi bir çizgide oluşturmaya karar vermiş, Alevi kitlelere, “bakın biz sizin için çağdaşlık yolunu seçtik, siz de bununla yetinin ve mümkünse Sünnileşin” demiş, büyük çoğunluğu Sünni-Şafii mezhebinden olan Kürtlerin mezhepsel farklılıklarını ise açıkça görmezden gelmiştir. Şafiiliğin ihmalinin bugün Kürt meselesinde nelere mal olduğu çok tartışılması gereken bir konudur ama Alevi vatandaşlarımızın Cumhuriyet’in resmi din politikalarından çok zarar gördükleri ve yaralandıkları açıktır. Yöneticilerin Sünni-Hanefi çizgideki ısrarlarının saçmalığı nihayet son zamanlarda görülmeye başlanmıştır.

Alevilik konusunda izlenen din özgürlüğüne ve insan haklarına açıkça aykırı olan politikalar, son dönemde yapılan demokratikleşme açılımlarıyla nihayete ermek üzeredir. Aleviliğin Türklerin eski inançlarıyla yakın bağlantısının ve etnik Türk kimliğinin oluşumundaki etkileri fark edildikçe, dinsel değişimin bazen çok uzun yıllar alabileceği anlaşıldıkça Alevi taleplerine karşı daha demokratik tavırlar gündeme gelmektedir. Büyük hatalar yapılmaz, dünyada büyük alt-üst oluşlar yaşanmazsa, İslamiyet inancının kendi iç gerilimlerini büyük ölçüde yatıştırabilmek mümkün olacak gibi görünmektedir.

Alevi sorununun bile gerekli açılımlar ve uygun politikalarla düzelme ihtimali bulunsa da aynı şans, kendisini “başörtüsü sorunu” olarak gündeme getiren kamusal ve özel alan tartışmasında gündeme gelen konular için geçerli değildir. Şimdiki görünüme bakıldığında “başörtüsü sorunu”nun çözümünden vazgeçilmiş ya da bilinmeyen bir zamana ertelenmiş olduğu gibi bir manzara görülmektedir. Benzeri bir umutsuzluk; tarikatlar, cemaatler şeklinde örgütlenmiş dinsel oluşumlar ve bu oluşumların toplumdaki ve demokratik siyasal hayatımızdaki yerleri için de söz konusudur. Toplumsal ve siyasal eksen değerlerimizden Müslümanlıkla ilgili olarak henüz yapılacak çok iş vardır.

Açık söylemek gerekirse, uluslaşma sürecinde Cumhuriyet’in kurucu değerleri açısından en önemli zaaflar, “Türklük” alanında yapılmış, Türk adının ırksal-hukuksal çağrışımları arasında 1924 Anayasası’nın açık hükmüne rağmen çoğu kere ırksal tercihlerde bulunulmuştur. Kürt diline karşı anlaşılmaz bir biçimde yasaklayıcı bir tutum içine girilmiştir. Şüphesiz bunda, daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında kışkırtılan isyanların, Osmanlı’nın geniş Türk kitlelerine karşı izlediği olumsuz siyasete ve imparatorluğun son dönemlerindeki ırkçı “ihanet”lere tepkinin ve ulus inşa sürecindeki acemiliklerin payı büyüktür. Nedeni ne olursa olsun, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinden “Türklük” alanında yapılan hatalar, “Türk” sözünün yasalarımızda ve toplumsal bilinçte tamamen hukuki, birleştirici bir kullanımına meşruiyet tanınmasına rağmen etnik bir kullanımla kısıtlı tutulması, Türk etnisitesinden gelmeyen diğer millet unsurlarını, özellikle Kürtleri kimlik açısından zora sokan bir işlev görmüştür. Kürt sorununu başımıza açan bu hatalı ve acemi kimlik politikalarıdır. Kürt sorunu, en öz şekliyle “biz artık kendimizi, Cumhuriyet’in kurucu değeri olan Türk kavramı içinde görmüyoruz” diyen insanlar sorunudur. Bu özünde psikolojik olan sorun halledilemediği için toplumsal ve siyasal komplikasyonlar ortaya çıkmaktadır.

Ne yapmalı?

Şüphesiz Cumhuriyet’in bu kurucu değerlerinin bir araya getirilmesi ve uluslaşma sürecinin mayasının bu değerlerle oluşturulması zor bir iştir ama geriye dönüp bakıldığında, birçok hataya rağmen çok büyük adımlar atıldığı kabul edilecektir. Şüphesiz “iç dinamikler belirleyici olabilseydi, Türkiye’de yaşayan halk, yöneticilerin hatalarını düzeltecek, kendine özgü uluslaşma sürecini büyük olasılıkla kazasız belasız tamamlayabilecekti” bile denilebilir. Ama şimdi “eğer”lerle, “keşke”lerle uğraşma zamanı değildir.

Kabul etmek zorundayız ki, Cumhuriyet değerleri üzerine bir uluslaşma çabası tamamlanamadan kalmıştır. Bu süreç, uluslar arası güç mücadeleleri ve “küreselleşme” adı verilen dünya ölçeğindeki değişimin dışsal dinamikleri tarafından bozulmuş ve toplumsal ve siyasal merkezcil yönelime karşı merkezkaç ideolojik-siyasal oluşumların tetiklediği bölünmeler ortaya çıkmıştır.

Dış dünyada uluslaşma sürecimiz aleyhine olup bitenlerin yanı sıra ve hatta onlardan çok daha önemli bir biçimde iç siyasal yaşamımızda olup bitenler vardır. 1960 İhtilali, oluşmakta olan muhafazakar-merkezi engellemeye çalışarak uluslaşma sürecine zarar verirken, 12 Eylül 1980 Darbesi, muhafazakar-merkeze yaslanmış görünümüne rağmen, Cumhuriyetin yeni oluşan merkez değerlerini suni ve askeri bir niteliğe büründürdüğü ve merkezkaç güçler tarafından, darbenin tüm günahlarının Cumhuriyet’in değerler sistemine yüklenmesine fırsat verdiği için uluslaşma sürecini baltalamıştır. Demokratik hayatımızı engelleme çabaları daha sonra da durmamıştır ama artık bu sürecin sonuna gelindiğini, millet iradesine karşı çıkmanın imkansızlığının anlaşıldığını gösteren birçok emare vardır. Bu son olgu, yani milletin kendi gücünü fark ederek adeta demokrasinin ispat-ı rüşd olduğunu anlaması Cumhuriyet tarihimizdeki en olumlu gelişmelerden birisidir. Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin tahribine rağmen bizi istikbalden umutlu hale getiren en önemli olgu budur.

Cumhuriyet değerlerini savunan kitleler, henüz merkezde birlik içinde kalma arzusundadır ama ortalığı toz duman olduğu da bir gerçektir. Postmodern dönemden, “ulus-devletten çıkış, kabilelere giriş”ten söz edilmektedir. “Mozaik”i andıran yapısıyla Türkiye de pek çok kabilenin ortaya çıkması için uygun bir vasattır. Kabilecilik, siyasal organizasyonunu ulus-devlet şeklinde yapmayı öngören Cumhuriyet’in değerler sistemi için bir mayın etkisine sahiptir. 12 Eylül’ün merkezdeki tahribatının hemen ardından Güneydoğu’da mayınlar patlamaya başlamıştır. Kürt etnisitesinin siyasallaşması, yalnızca mekansal bir kopuş talebi değil, muhafazakar merkezin üç temel damarından birisinin tıkanması, “Türklük”ten kaynaklanan değerlerin artık işe yaramaz hale gelmesi demektir. Alevilik ise, hem Cumhuriyet tarihi boyunca sahip çıkılmayışın, hem yeni uyanan Türklük bilincinin hem de kendi içinde başlayan kaotik bölünme ve dağılma sürecinin arasında kalakalmıştır. Dini özgürlükler açısından kendisini mağdur hisseden, ortak bir dinsel değer kaynağına sahip olmanın yatıştıramadığı geniş bir hoşnutsuzlar kitlesi söz konusudur. Türklük ve Müslümanlık arasında başlayan değer yıpranmasına “dışarıdan” yapılan müdahaleler, Batı’ya karşı tepkilere ve çağdaşlaşma heveslerimizin azalmasına yol açmaktadır.

Gündelik hayata baktığımızda, yoksulluk, yorgunluk ve katlanılan zorluklara rağmen halkın büyük kısmının Cumhuriyet değerlerini rehber alarak yaşadıklarını, bir bakıma Cumhuriyet mayasının tuttuğunu görüyoruz. Şimdi milletin organik aydınları olarak uluslaşma sürecini taşıyan gemiyi nasıl tekrar yola çıkarabileceğimizin hesaplarını yapmak ve kayalara çarpmayacak bir rota bulmak durumundayız

Türkiye, bir yandan çağdaş dünyadan kopmamanın bir yandan da toplumun bağrında uç veren, mezhepsel ve etnik gerilimleri ortadan kaldırarak modernleşmesini tamamlayabilme; hangi etnisiteden ve dinsel tutumdan yana olursa olsun bütün yurttaşlarının kendisini özgür ve eşit hissedeceği gerçek bir demokratik hukuk devletine sahip olabilme çabasının telaşı içersinde olmalıdır. Bize göre ulusları var kılan meşruiyet çizgileri ve “ulus-devletler çağı” aynen sürüyor. Paranoid korku ve vehimlerle birliğimizi dağıtmak yerine, Cumhuriyet’in kurucu iradesinin gururu ve özgüveni içinde birliğimizi pekiştirmeliyiz. Ama birlik olabilmek için, birlik isteyen herkesin arzulu ve bu birlikten mutlu olacağını bilmesi gerekir. Kurtuluş günlerini bize hatırlatan belleğin fideliği, yeni umutlar yeşertebilecek güçtedir. Biz yeter ki, ulusal kimliğin kardeşlik üzerine, kardeşliği temel alarak inşa olacağını anlayalım; demokrasiden ve özgürlüklerden korkmayalım. Tek bayrak altında, tek vatanda, tek millet olarak yaşayabilmek için demokrasi ve özgürlükler vazgeçilmezdir. O kadar vazgeçilmezdirler ki, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine eklenseler yeridir.

 Okunma Sayısı : 483         09 Haziran 2009

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 139525

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.