BASIN AÇIKLAMASI VE GELEN TEKLİFLER, GÖRÜŞLER,DÜŞÜNCELER

 / DUYURULAR

DEMOKRASİDE BİRLİK VAKFI

 

 

                     Sayı:2011/110                                                                             10.02.2011                                   

 

 

BASIN AÇIKLAMASI

 

“YENİ ANAYASA” NASIL OLMALI?  NASIL BİR ANAYASA İSTİYORUZ?

 

                Türkiye’nin evrensel normlarda bir demokrasiye kavuşmasının önündeki en önemli engel darbecilerin hazırladıkları anayasalar olmuştur. Bu anayasalar birçok defa değiştirilmiş fakat hiçbir zaman ruhuna dokunulamamıştır. Bu sebeple de Türkiye demokratikleşememiş ve bir türlü normalleşememiştir.

                1982 anayasasının 26 maddesinin değiştirilmek istendiği 12 Eylül referandum tartışmaları sırasında bütün siyasi partiler ve toplumun hemen hemen bütün kesimlerinde Türkiye’nin en önemli ihtiyacının “yeni bir anayasa” olduğu konusunda tam bir anlaşma sağlanmıştır. Demokrasimiz açısından çok geç kalınmış olsa da bu çok önemli bir gelişmedir.

                Yeni anayasa isteğinin toplumun bütün kesimlerinde yankılanması Türkiye’nin normalleşmesine doğru çok önemli bir adım olmuştur. Yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle bu adım, dev bir adım olacaktır.

                Demokraside Birlik Vakfı olarak, Türkiye’nin en önemli gündem maddesi olan  “Yeni Anayasa” nın hazırlanmasına her kesimi kucaklayan bir toplumsal uzlaşmayla, güven ve barış ortamında gerçekleşebilmesine katkı sağlamak amacıyla geniş kapsamlı bir çalışma ve bir kampanya başlatmaya karar vermiş bulunuyoruz.

                Yeni Anayasa ile ilgili kampanyamız 5 şubat 2011 cumartesi günü TBMM başkanlarından sayın Ferruh BOZBEYLİ’nin Vakfımızda “Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Yeni Anayasa” konulu  konferansıyla başlamıştır.

Yeni anayasa ilgili olarak; akademisyenlerin, siyasi partilerin, kanaat önderlerinin, gazeteci ve yazarların, sivil toplum kuruluşlarının, mümkün olduğu kadar toplumun bütün kesimlerinin görüş, düşünce ve tekliflerini almaya çalışacağız. Ayrıca konuyla ilgili, panel, konferans ve toplantılar düzenleyeceğiz. Bütün bu çalışmalarımızı TBMM’ne bir rapor olarak takdim edeceğiz.

Bu kampanya ile toplumun bütün kesimlerine ; “ “Yeni Anayasa” nasıl olmalı? Nasıl bir anayasa istiyoruz?”  diye soruyoruz. Bu konuda bütün toplumu duyarlı olmaya ve yeni anayasaya katkı sağlamaya davet ediyoruz. Yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle; rejim tartışmalarının, bölünme paranoyalarının, hain yaftalamalarının sona ereceğine ve ülkemizin geçek sorunlarının gündeme alınacağına inanıyoruz.

Evrensel normlarda bir demokrasiye kavuşmamızda çok önemli bir adım olacak olan “Yeni Anayasaya”, başta basınımız olmak üzere, toplumun bütün kesimlerinden bu önemli hizmete katkılarını bekliyoruz.

Bütün halkımıza bir kere daha soruyoruz: “Yeni Anayasa” Nasıl Olmalı ? Nasıl Bir Anayasa İstiyoruz ?

Saygılarımızla.                                                             

                              YÖNETİM KURULU ADINA

 

 

                                Mehmet BOZDEMİR

                                          Başkan

 

GELEN TEKLİFLER, GÖRÜŞLER VE DÜŞÜNCELER

 

NASIL BİR ANAYASA?      Mehmet Hanefi ÇELEBİOĞLU

Ülkemizde maalesef Anayasalar hep olağanüstü şartlarda yapılmıştır. 1921 ve 1924 anayasaları Cumhuriyetimizin kuruluş döneminde gerçekleştiği için, modern manada milletin mutabakatıyla gerçekleşmesi zaten mümkün değildi.

  1961 ve 1982 anayasaları, halk tarafından seçilmiş sivil iktidarları bir darbe ile alaşağı etmiş birer darbe anayasaları idi ve yapılış biçimiyle demokrasiye,  içeriği itibariyle de insan haklarına aykırı idi.

  Her ne kadar “Milli iradenin doğrudan tesisi için referandumdan başka yol olmadığı” doğru ise de, referandumların da “Milli iradeyi” tam olarak yansıtmadığı ortadadır.

  Çünkü; yapılan referandumlarda 1961 darbe anayasası %62 evet, 1982 darbe anayasası %91 evet almıştı.

  Bu iki sonuç gösteriyor ki, referandumlar, gerçek manada her zaman milli iradeyi yansıtamamaktadır.

  Referandumlarda insanlar tercihlerini içeriğe göre değil, daha çok taraflara bakarak veya namlunun etkisinde belirlemektedir. Açıkçası Türkiye’de yapılan bütün referandumlarda halkımız bir şekilde manipüle edilmiştir ve Sayın Ferruh Bozbeyli’nin dediği gibi “ülkemizde insanlar beğendikleri yerde değil sığındıkları yerdedir ve sığınılan yerde de ne kadar ekmek bahşedilirse onunla yetinilir.” Halbuki “insan hakları, demokrasi” birileri tarafından bahşedilen değil, insanın doğrudan doğruya hakkıdır.

  Yine de şunu belirtmeliyim ki, henüz referandumdan başka da doğruya yakın başka bir metot keşfedilebilmiş değildir.

  12 Eylül referandumda hayır oyu verdim. Çünkü evet cephesini temsil eden AKP, propagandasını “darbelerden hesap sorulacak, 12 Eylül darbe anayasasını ortadan kaldıracağız” temeline oturtmuştu ve ben buna inanmıyordum.

  İnanmıyordum çünkü; 1982 anayasasının 89 maddesi daha önceki hükümetler tarafından zaten değiştirilmişti. Ayrıca 28 Şubat post-modern darbesi ve 27 Nisan e-muhtırası ile ilgili herhangi bir işlem yapmayan hükümetin 1980 darbecilerinden hesap soracağına inanmıyordum. Nitekim 12 Eylül 2010 referandumunun üzerinden 5 ay geçmesine rağmen darbecilerden hesap sorulduğuna henüz şahit olmadık. Ayrıca 27 Nisan e-muhtırasını “Bizzat ben yazdım” diyen general de ödüllendirilerek emekli edilmiştir. 28 Şubat darbecilerinin ise şimdi çoğu hayattadır ve söylenenlere göre mimarı şu anda devletin sivil kademelerinde, üst mevkilerde halen çalışmaktadır.

  Dolayısıyla benim, hükümetin propagandasına inanmayışım haklı çıktı. Keşke gerçekten darbecilerden hesap sorulsaydı da ben yanılsaydım ve “hayır” dediğime pişman olsaydım.

  Neyse geçmiş geçmişte kaldı ve geleceğe bakmak lazım.

  Ben Türk Milletinin bir ferdi ve şanlı ceddimizin küllerinden yeniden doğarak inşa ettiği Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde şerefimle yaşamak isteyen bir Türk olarak, yeni bir anayasasının inşa edilmesi gerektiğine inanıyorum. Esasen şu anda “yeni bir anayasa yapılmasın” diyen neredeyse hiç kimse yoktur.

  Anlaşmazlık “nasıl bir anayasa” konusunda düğümlenmektedir.

  Türkiye, Cumhuriyet tarihinde ilk defa milli iradeden güç alarak sivil bir anayasa yapma şansı yakalamıştır. Bu şans, politikacıların istismarlarına, inatlarına heba edilemeyecek kadar önemlidir. Halkımızın beklentisi ise, mümkün olan en geniş taban tarafından kabul görecek bir anayasa hazırlanmasıdır.

  Milli iradenin tek temsil mevkii olan TBMM’nde bütün siyasi partilerin ortaklaşa hazırlayacakları bir anayasa, ülkemizin ileri gitmesi ve halkımızın refah ve huzur içerisinde yaşamasının yegâne teminatı ve garantisi olacaktır.

  Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın zaman zaman söylemiş olduğu “Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Millet, Tek Dil” sözlerini çok önemsiyorum ve bu ifadelerin yeni anayasamıza temel teşkil edeceğine inanmak istiyorum. Bu sözlerin, Türk Milletine verilen bir “garanti poliçesi” olması gerektiği düşünüyorum.

   Artık bize enerji, zaman ve kaynak israfı yaptıran kısır çekişmelerin bitmesi şarttır. “Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Millet, Tek Dil” ifadesini ve Türk Milleti’nin ve vatanın bölünmez bütünlüğünü pekiştiren yepyeni bir sivil anayasa ile, Türk milletinin şanlı tarihine uygun muasır medeniyet seviyesini yakalayacağına, hatta çağlar üstüne çıkacağımıza inanıyorum.

Türk Milleti’nin ve yegane temsil makamı olan TBMM’nin, çağın ihtiyaçlarına cevap verebilecek “milli, hür, eşitlikçi, sivil, demokratik” bir anayasa yapmak için tarihi tecrübesi, bilgi birikimi ve ortak aklı vardır.

Tarihimizde ilk defa yakaladığımız “hür bir ortamda, sivil bir anayasa yapmak” fırsatını yakalamışken, bunu ıskalamaya ve politikacıların inadına kurban etmeye, Türk Milleti’nin hiçbir şekilde tahammülü ve rızası yoktur.

Milletimizin, manipüle edilmeden, iradesini tam olarak yansıtan bir yeni anayasa yapabilme kabiliyeti ve tarihi tecrübesi vardır.

Tüm siyasi partilerimi seçimlerden sonra yeni bir anayasa vaadinde bulunmaktadır.

O sebeple, 2011 milletvekili genel seçimleri sadece partilerin oylanacağı bir seçim değil, aynı zamanda “nasıl bir anayasa istiyoruz”un tercihi olacağı bir seçimdir.

O sebeple, tercihimizi belirlerken “hangi siyasi parti, nasıl bir anayasa vaat ediyor” konusunun da göz önüne bulundurulması son derece önemlidir.

Şu anda AKP, MHP ve CHP’nin “vaat ettikleri anayasa” üç aşağı beş yukarı bilinmektedir. “Yaptıkları ve yapmadıkları, yapacakları hakkında bize önemli ipuçları vermektedir.”

“Nasıl bir anayasa?” sorusuna galiba en net cevabı rahmetli Türkeş vermiştir.

“En iyi ihtilal, en kötü demokrasiden daha kötüdür.”

Bu ifadeyi konumuza uyarlarsak, “En kötü sivil anayasa, en iyi darbe anayasasından daha iyidir.”

 

 Levent Köker - Yeni ve özgürlükçü bir yargı için yeni anayasa
07.04.2011
Başörtülü kadınlar, dindar entelektüeller tarafından din dilinden uzaklaşmakla itham ediliyorlar. 'Dinî' olmayan kazanımlara zarar verebilecekleri endişesi ile hedef tahtasındalar. Oysa şunu gözden kaçırıyorlar; başörtülü kadınlar on yıllardır siyasetin içinde. Ve ayrımcılığın kendi yapıları içinde bile ne şekilde kanıksanmış olduğunu görebiliyorlar.

Milletvekili genel seçimleri yaklaştıkça, muhtemel seçim sonuçları kadar seçimlerden sonraki Türkiye'nin ne gibi gelişmelere sahne olabileceği üzerinde de çeşitli tartışmalar yaşanıyor. Bu tartışmalar arasında "yeni anayasa" veya kısmî anayasa değişikliklerinin elbette özel bir yeri var. Yalnız, yanılıyor olabilirim ama, anayasa tartışmaları, 2007 seçimlerinden önceki kadar siyaseten merkezî ve canlı bir biçimde gerçekleşmiyor. En azından siyasî parti düzeyinde, seçimlerden sonra nasıl bir anayasa istendiğine dair, hadi içerikle ilgili ayrıntılardan vazgeçtik ama ilkeler düzeyinde de olsa somut açıklamalar yok. Başbakan'ın zaman zaman, pek de gür olmayan bir tarzda, "başkanlık sistemi" yönünde bir tartışma açma isteğinin dışında, siyasî partiler anayasa konularına doğrudan çok fazla değinmiyorlar. 2007'de durum bundan çok farklıydı. Seçimler zaten ağır bir anayasa krizi altında gerçekleşmiş ve AK Parti başta ve CHP hariç olmak üzere hemen tüm partiler, seçimlerden sonra yeni, demokratik ve sivil bir anayasa yapma vaadini açıkça dile getirmişlerdi. Böylesi yoğun ve canlı anayasa tartışmaları ile gerçekleşen 2007 seçimleri, sık sık vurgulamaya çalıştığım gibi, temsil kabiliyeti çok yüksek bir parlâmento ortaya çıkarmış ve böylece 2007 parlâmentosunun yeni bir anayasa yapma anlamında kurucu iktidara sahip olmak bakımından çok kuvvetli bir meşruiyet zemini de oluşmuştu. Şu veya bu nedenle, 2007 parlâmentosu, daha doğrusu o parlâmentoya hâkim olan AK Parti başta olmak üzere siyasî kadrolar yeni anayasa yapma fırsatını kaçırdılar. Şimdi, bir daha böyle bir fırsat ele geçer mi, belli değil. Bir kere seçim sonuçlarının 2007'deki kadar güçlü bir temsil kabiliyeti olan bir parlâmento üretip üretmeyeceği belirsiz. Yüzde on barajının 2007'de bağımsız adaylar yoluyla büyük ölçüde etkisiz kalması, bu seçimlerde de tekrarlanır mı, bilmiyoruz. Diyelim ki öyle oldu ve temsil kabiliyeti yüksek bir parlâmento oluştu. Bu durumda da, yeni parlâmentonun anayasa konusunda nasıl hareket edeceği de belli değil. Anayasa Çalışma Grubu, Yeni Anayasa Platformu, TÜSİAD Raporu gibi "sivil toplum" içinde faaliyet gösteren değişik kesimlerin yeni anayasa taleplerini ortaya koyan çeşitli çalışmalar olmakla birlikte, Türkiye siyasetine hâkim olan partilerin yeni anayasa isteyip istemedikleri çok açık değil. Örneğin AK Parti 2007'deki gibi güçlü bir sesle, yeni, demokratik ve sivil bir anayasa talebini seslendirmek yerine, gerekirse ve tabii seçimden sonra oluşacak meclis aritmetiği izin verirse, referandum yoluyla da olsa, başkanlık sistemine yönelik kısmî bir anayasa değişikliğini yeterli görebileceğini beyan ediyor. Buna karşılık muhalefetin anayasa konusunda sesi neredeyse hiç çıkmıyor. Bu bakımdan MHP'nin "TÜSİAD Raporu"nu açıkça te'lin eden açıklamaları belki bir istisna sayılabilir.

Oysa Türkiye'nin âcilen yeni bir anayasaya ihtiyacı var. Bu ihtiyaç, her şeyden önce, mevcut Anayasa'nın kendi içinde çelişkili ve toplumun bugün geldiği gelişmişlik ve çoğulculuk düzeyiyle uyumsuz bir anayasa hâline gelmiş olmasından kaynaklanıyor. 1980 askerî darbesinin "değiştirilemezlik" zırhına kavuşturmuş olduğu anayasa maddeleri, bu çelişkileri ve toplumsal gelişme düzeyinin gerektirdiği demokratikleşme ihtiyacı ile anayasa arasındaki uyumsuzluğu açıkça ortaya koyuyor. 1982 Anayasası'nın değiştirilemez hükümleri, zannedildiği gibi ilk üç madde, daha doğrusu 1. ve 3. madde ile 2. maddede belirtilen "Cumhuriyet'in nitelikleri" ve bu madde dolayısıyla değiştirilemez kılınan "Başlangıç"taki ilkelerle sınırlı değil. Kâğıt üzerinde bunlarla sınırlı olan "değiştirilemez" hükümler, yorum yoluyla, örneğin Anayasa Mahkemesi tarafından, Anayasa'nın başka maddelerini de kapsayacak biçimde genişletilmiş durumda. Hatırlanacağı gibi, Anayasa Mahkemesi, 2008 yılında yapılan 10. ve 42. maddelerdeki değişiklikleri, Anayasa'nın değiştirilemez ve dolayısıyla değiştirilmesi teklif edilemez hükümlerine aykırılık üzerine inşâ ettiği bir gerekçeyle iptal etmişti. Anayasa Mahkemesi'nin anayasa değişikliklerini esastan inceleyemeyeceği kuralına ters düşen bu yaklaşım, Anayasa Mahkemesi bakımından bir yenilik değildi. 1961 Anayasası döneminde, 1971 değişiklikleriyle getirilen benzer bir yetki sınırlamasına rağmen Anayasa Mahkemesi'nin anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden incelemekle yetinmediği bilinen bir husustur. Bir diğer deyişle, Anayasa Mahkemesi, artık yerleşik hâle gelmiş olan kararları ve bu kararlara yansıyan tavrı nedeniyle, Anayasa'nın değiştirilemez hükümlerini yorum yoluyla genişletme yetkisini elinde tutmaya devam etmekte, bu da Türkiye'de müstakbel bütün anayasa değişikliklerini Mahkeme'nin kapsamı önceden bilinemeyecek olan vesayetçi denetimi altına sokmuş olmaktadır. 12 Eylül 2010 tarihli referandumla Anayasa Mahkemesi'nin üye sayısının, örgütlenme ve çalışma usullerinin değiştirilmiş olması bu yerleşik vesayetçi tutumda daha demokratik bir açılıma izin verecek midir, bilinmez. Ancak, 1962'deki kuruluşundan bu yana geçen yarım asra yakın süre içinde Mahkeme'nin yapısı, kompozisyonu, üyelerin kişisel özellikleri gibi pek çok yönde değişiklikler yaşanmış olmasına rağmen, vesayetçi kontrol özelliğinin devam etmesi, gelecekte de aynı durumun süreceği sonucuna varmamızı gerektirmektedir. Sonuç olarak, tümüyle yeni ve evrensel demokrasi standartlarını yakalayabilen bir devlet anlayışına dayalı bir anayasa ve bu anayasa içinde yeniden tanımlanıp örgütlenen bir anayasa yargısı, Türkiye'nin demokratik geleceği bakımından gerçekleştirilmesi zorunlu reformlar arasında öncelikli bir yere sahiptir.   Bir kritik soru da bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Tamamen yeni bir anayasa yapılsa ve bu anayasanın getirdiği demokratik ve özgürlükçü düzenlemeler uyarınca, bugünkünden farklı bir anayasa yargısı oluşturulsa bile, gerçekte sistem bugünkü vesayetçi niteliklerinden kurtulabilir mi? Sorunun cevabı, büyük ölçüde yargı kültürü ile ilgilidir. Anayasa'daki kurallar ne denli demokratik ve özgürlükçü bir düzen öngörse de, sonuçta kuralları uygulayacak olan yargı organı ve özellikle de demokratik yolla işbaşına gelen yasama organının tasarruflarını denetleyecek olan Anayasa Mahkemesi, içtihatlarıyla bugüne kadarki vesayetçi tavrını sürdürmeyi tercih edebilecektir. Dolayısıyla burada, en az anayasa normları kadar önemli olan husus, anayasa yargısını pratiğe aktaran yargıçların kendi konumlarını nasıl tanımladıklarıdır.

Anayasa yargısıyla ilgili önemli eserlerden birine imza atmış olan David Robertson, Anayasa Mahkemesi'nde görev yapan yargıçların aynı zamanda birer politika kuramcısı olduklarını belirtmekte ve "anayasa mahkemeleri, yargı işlevini yerine getirirken, kendi alanlarının sınırlarına bağlı kalmayabilirler" diye eklemektedir. Yazara göre anayasa yargıçları, değişim süreci içinde bulunan toplumlarda, anayasanın içinde yer alan değer yargılarını devlet ve toplum düzeylerinde geliştirmek gibi bir işlevi de yerine getirirler.

Sanırım Türkiye'nin yeni anayasa ihtiyacı, tam da bu nedenle sahici bir ihtiyaç niteliğindedir. Çünkü mevcut 1982 Anayasası, insan hakları ve temel özgürlükler ile demokrasi gibi değerlerin yanında, bu değerlerle bağdaşması mümkün olmayan devletçi ve milliyetçi bir anayasa niteliğindedir. Anayasa'nın kendi içindeki bu çelişki, anayasa yargıcını da, hangi değer yargılarını öne çıkaracağı konusunda bir belirsizlik ve dolayısıyla baştan tutarsız olma ihtimali yüksek bir takdir alanı ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bu çelişkilerin giderilmesi, Anayasa'nın devletçi-milliyetçi değer ve ilkelerden arındırılarak, tümüyle insan hakları ve temel özgürlükleri temel norm olarak kabul eden yeni bir anlayışla düzenlenmesine bağlıdır. Böyle bir yenilenme yapılmadıkça, kısmî değişiklikler ile devletçi-milliyetçi değerlerin hâkimiyetindeki bir otoriter-vesayetçi yapının tasfiyesi de sağlanamayacaktır.

YENİ ANAYASA NASIL OLMALIDIR?

 
Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ
 
 
Bir ilahiyatçı olarak edindiğimiz bilgiler çerçevesinde, Yeni Anayasa’nın nasıl olması gerekti hususunda lüzumlu bilgileri serdetmek bir görev olduğundan ilgililerin bilgisine sunulmak üzere bazı hususları kaydetmeyi faydalı mülahaza ettim. Bu cümleden olarak derlediğim belli başlı hususları aşağıya derc ediyorum. Umarım ki faydalı olur.
- İnsan haklarını tanıyan ve bunlara riayeti temin eden kuralları ihtiva etmelidir.
-Bütün insanların eşitliğini esas almalı, cinslerin, ırkların, renklerin dillerin bir üstünlük teşkil etmediğini ve insanların menşeleri itibariyle hiçbir imtiyazları, ayrıcalıkları aşağılanmalarının olmadığını göstermelidir.
-Bütün insanların hürriyetini kabul etmeli, kanunların tespit ettiği durumların dışında hürriyetlerine sınırlama getirilmemesini sağlamalı, her türlü köleliği, zorla çalıştırmaları engellemelidir.
- Aile kurumunu yüceltmeli, korumalıdır.
-Yönetenler ile yönetilenlerin kanun önünde eşitliğini temin etmeli, gayri kanuni davranışlarla ilgili olarak dokunulmazlık gibi bir imtiyazı ihtiva etmemelidir.
-Bütün ekonomik kaynaklardan, herkesin faydalandırılmasını sağlamalıdır.
-Herkesi, yetkilerine göre yükümlülüklerini üsleneceği bir düzeni sağlamalıdır.
-Haklarına tecavüz edilmesini önlemelidir.
-Hiç kimsenin kendine kanunca verilmiş haklardan mahrum edilemediği bir düzeni kurmalıdır.
-Her bireye, topluma ve onun fertlerine yönelik olarak işlenen bir cinayete karşı hak arama selâhiyetini vermelidir.
-İnsanlığın kötüye kullanılmasından, haksızlıktan, insanları şiddet ve baskıdan kurtarmak için her türlü tedbir alınmasını, kanunla tespit edilmiş olarak herkesin haklarını ve şerefini ve hürriyetini korunmalıdır.
-İnsan hayatı kutsallığını, dokunulamazlığını ve tecavüz edilemezliğini koruma altına almalıdır.
- Hayatta oluğu gibi ölümden sonra da bedenin kutsiyeti korumalıdır.
-Her fert ve her toplumun, devredilemez, fizikî, kültürel, iktisadi ve siyasi haklara sahip olduğunu kabul eden bir anayasa olmalıdır. Bu hakların kullanılmasını engelleyen her türlü şiddeti yasaklamalıdır.
-Hiç kimse çalışma hakkından mahrum bırakılamamalı ve fiziki bir eksikliğinden, dininden, cinsinden, ırkından, renginden dolayı ayırıma tâbi tutulmasına engel olmalıdır.
-Bütün insanlar kanun önünde eşitliğini ve imkânlardan eşit olarak faydalanmalarını temin etmelidir.
-Kanundan eşit tarzda korunma hakkını sağlamalıdır.
-Herkese eşit iş için eşit ücret alma hakkını vermeli mevcut ücret eşitsizliklerini ortadan kaldırıcı hükümleri ihtiva etmelidir.
-Hiç kimseyi, çalışma imkânından mahrum bırakmayacak düzenlemelere imkan vermeli, din, dil, renk, inanç, cinsiyet gibi hususlarla, çalışmada ayrımcılık yapılmasını engellemelidir.
- Her kişinin, sadece kanuna uygun olarak muamele görmesini, hukuksuzluğa karşı çıkma hakkına ve diğer kişilerin ve toplumun haklarını savunma hakkına sahip çıkma hakkını vermelidir.
-Bir suç ile itham edilen herkesin, bağımsız mahkemeler önünde savunma yapmadan ve suçu sabit olmadan mahkûm edilmesini önlemelidir.
- Cezaların, kanunlara uygun olarak tespit edilmesini ve işlenen suçun ağırlığıyla münasip ceza verilmesini temin etmelidir.
- Her fert, resmi organların haksız muamelesine (tedirgin etmelerine) karşı korunmalıdır.
-Hiçbir kimsenin, zihnî, fizikî, medenî haklarından mahrum edilememesini, işkenceye tabi tutulmamasını sağlamalıdır.
-Her ferdin, iftiralara, haksız suçlamalara ve şantajlara karşı şeref ve haysiyeti korunmasını temin etmelidir.
- Cinsi, ırkı dini, rengi ne olursa olsun mazlum ve mağdur her ferdin, sığınma arama hakkını temin etmelidir.
-Kanunen belirlenen istisnalar hariç toplumun her ferdin, umumi bir işi yapma hakkını temin edecek ilkeleri ihtiva etmelidir.
-Her ferdin, kanunla belirtilmiş sınırlar içerisinde düşüncelerini ve kanaatlerini açıklama hürriyetini temin etmeli, hiç kimsenin, yalan haber yayma, toplumun ve kişilerin vakârına hakaret etmeye yönelik yayınlar yapmasına izin vermeyecek hükümler ihtiva etmelidir.
-Gerçeğin araştırılması imkanını temin edecek kanunların yapılmasını temin etmelidir.
-Bütün Müslümanlar, her türlü zulüm ve tehlikelerden korunma hak ve görevine sahip olduğu gibi, Kanunca belirlenmiş sınırlar içinde mücadele etme hakkına da sahiptir; hatta bu, devletin en yüksek otoritelerine karşı mücadeleye götürse bile.
-Toplumun ve Devletin düzenini tehlikeye atmadığı ve kanunun çizdiği sınırlar içinde kaldığı sürece bilgilerin propagandasını yapma hususunda hiçbir engel bulunmamasını sağlamalıdır.
-Kadın veya erkek hiç kimsenin bir başkasını dini kanaatlerinden dolayı kınayamacağını, küçük göremeceğini, toplumu da onlara karşı düşmanca tavırların içine çekemeyeceğini belirten maddeler ihtiva etmelidir. Herkesin dini duygularına saygı gösterme mecburiyetini getirmelidir.
-Herkesin düşünce, kanaat ve inancına göre dinini yaşama hürriyetine sahip olduğu gerçeğiniifade etmelidir.
- Her şahsın, evlenme, yuva kurma, çocuklarını, dinine, kültürüne gelenek ve göreneklerine uygun olarak yetiştirme hakkın sağlamalıdır.
-Çiftlerden her birinin, diğerinin, haklarına ve değerlerine saygı göstermesi gerektiği ifade dilmelidir.
- Her çocuğun, anne-babaları tarafından en iyi şekilde bakılma ve yetiştirilme hakkına sahip olması temin edilmelidir.
- Belli yaştaki genç çocukların çalıştırmalarının yasaklanmasını temin etmelidir.. Aynı şekilde çocuğun karşı çıktığı bir işte onları çalıştırmak veya onun tabii gelişimine zararlı herhangi bir işi onlara zorla kabul ettirmenin de yasaklanmasını temin etmelidir.
-Annelik müessesesinin, ailenin ve toplumun kamusal teşkilatlarının özel yardımı, ihtimamı ve saygısını görme hakkına sahip olduğunu ifade etmelidir.
- Hiçbir kimsenin rızasına aykırı olarak evlendirilemeyeceği gibi bu husustaki hukuku haklarından mahrum bırakılamayacağını ifade etmelidir.
-Her evli kadının, kocasının yaşadığı evde yaşama hakkı olduğunu, eşinin yaşadığı seviyeden aşağı olmamak kaydıyla belli bir hayat seviyesinde yaşamak için gerekli imkânlara sahip olmasını temin edecek hususları ihtiva etmeldir
-Kadın, kanunun getirdiği usuller çerçevesinde, evliliğin kanuni bir şekilde sonlandırılmasını isteme ve evliliğe son verme hakkına sahip olmasını ve bu hakkın, hâkimler önünde boşanma isteğine ilave edilmesini temin etmelidir.
-Kanunî olarak, eşine, anne-babasına, çocuklarına ve diğer yakın akrabalarına varis olma hakkı temin edilmelidir.
-Eşlerin her birinin, evlilik süresince veya boşanma vuku bulmuş olsa bile bu dönemde, hayat arkadaşına ait değerleri korumak, onun gizli sırlarını ifşa etmemek ve ahlaken yahut yaratılıştan var olabilecek gizli ayıplarını açığa vurmamakla mükellef olduğu hususu sağlanmalıdır.
- Her şahısın, tabiî kabiliyetleri gereğince bir eğitim alma hakkına sahip olduğu ve tabii yeteneklerine uygun tarzda, işini ve mesleğini serbestçe seçme hakkının bulunduğu vurgulanmalıdır.
-Her şahsın özel hayatının mukaddesliği her türlü tecavüzden korunmalıdır.
 

    

 

YENİ ANAYASA NASIL OLMALIDIR

 

Demokrasi sözcük anlamıyla; halk iktidarı, iktidarın (egemenliğin) halka ait olması demektir. Demokraside iktidarın kaynağı halkta bulunmaktadır. Bir iktidarın meşru olup olmadığı, iktidarını halktan alıp almadığına, yani halkın rızasına dayanıp dayanmadığına bağlıdır.

 

Demokrasi en basit tanımıyla; “halkın kendi kendisini yönetmesidir”.

Yalnız, günümüz demokrasileri, devletlerin coğrafi ve nüfus olarak büyüklüğü nedeniyle halkın kendi kendisini doğrudan değil de, seçtiği temsilcileri eliyle yönettiği “temsili demokrasi”lerdir.

 

  Bunun için de, halkın kendi kendini nasıl yöneteceğinin esaslarını belirleyen bir toplumsal sözleşme (anayasa) yapması en temel hakkıdır. Ancak, bilindiği üzere, halkımız hala kendi anayasasını yapamamıştır. Türkiye’de anayasalar hep darbe dönemlerinde yapılmış olup, darbe zihniyetinin birer ürünüdür. Darbe sonrasında yapılan anayasalar ile seçilmiş organlar üzerinde vesayet organları oluşturulmuştur. 1961 Anayasası ile getirilen vesayet organları 1982 Anayasası ile daha da ileri düzeye götürülmüştür. Darbe zihniyetinin ürünü olan 1982 Anayasası Türkiye’nin demokratikleşmesi önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. Son yıllarda darbeci zihniyetin darbe girişimlerine karşı verilen hukuki mücadele sonucunda gelinmiş olan bu günkü aşamada, artık haklin kendi anayasasını (yani sivil bir anayasa) yapma zamanının geldiğinin farkındadır. Bu fırsatın halk tarafından çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu itibarla yeni anayasada seçilmiş organlar üzerinde vesayet organlarına yer verilmemeli, silahlı kuvvetler sivil iradeye tabi ve onun denetiminde olacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır.

 

Diğer taraftan, zor kullanmak suretiyle insan haklarını ihlal edebilecek iki aday vardır. Bunlardan biri bireyler, diğeri ise devlettir. Bir bireyin başka bir bireye karşı zor kullanması halinde, devletin hukuk sistemi çerçevesinde saldırıyı önleme ve saldırganı cezalandırma yetkisi ve görevi vardır. Bu itibarla, bireylerin birbirine karşı zor kullanmalarını devlet önler. Ancak, cezalandırma-zor kullanma yetkisine sahip olan ve bunu yapabilmek için üstün araç-gereçler (silahlar vb) ile donatılmış olan  devletin zor kullanmak suretiyle insan haklarını ihlal etmesi durumunda, bu saldırıyı kim nasıl önleyecektir? Üstelik, devletin hak ihlallerini önlemek bireylerin hak ihlallerini önlemekten çok daha zordur. Sınırlandırılmamış, kurallara bağlanmamış bir devlet insan hak ve özgürlüklerine yönelik en büyük tehdittir. Bu bakımdan devletin anayasalar ile sınırlandırılması ve kurallara bağlanması gerekir. İşte, “demokratik devlet”,Hukuk Devleti” veya “Kanun Hakimiyeti” kavramlarıyla da sınırlandırılmış ve kurallara bağlanmış devlet ifade edilmektedir.

 

Demokratik devlet, vatandaşlar üzerinde sonsuz otoriteye ve tasarruf hakkına sahip olan, bireyleri kendine kul köle eden devlet değil, sınırlandırılmış ve kurallara bağlanmış devlettir.

 

Kişi hakları, genellikle kişiyi devlete karşı koruyan haklardır. Bunu sağlamak için de, devlet otoritesi sınırlandırılmaktadır. Oysa,  darbe dönemlerinde yapılmış olan anayasalar, tam tersine,  güçlü konumunda olan devleti güçsüz konumda olan kişiye karşı korumaktadır.  Yani, darbe anayasaları, zaten güçlü konumunda olan devletin otoritesini güçlendirmiş, güçsüz konumda olan kişinin hak ve özgürlüklerini ise sınırlandırmıştır.

 

 

Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında,  toplumsal mutabakatın mümkün oldukça en yüksek düzeyde sağlanması suretiyle, evrensel demokratik normlarda yapılacak yeni bir anayasada aşağıda belirtilen hususlara yer verilmesi  önerilmektedir:

 

1- İnsanın (kişinin, bireyin) merkeze konulması, kişi hak ve özgürlüklerinin devlete karşı korunması, yani kişi hak ve özgürlüklerine yönelik olarak devletten gelebilecek ihlallerin önlenmesi, 

 

2- Devletin her türlü ideolojiden arındırılması, değişen dünyaya ayak uydurabilecek, değişimi ve gelişimi engellemeyecek yapıda olması,

 

3- Devletin, kişinin yaşam tarzı, kılık kıyafeti, inancı, düşüncesi vb. ile uğraşmaktan kurtarılması,

 

4- Bilindiği üzere Anayasada yer alan laiklik ilkesi, TSK tarafından farklı yorumlanması sonucu  “Laikliğin tehlikede olduğu” gerekçe gösterilerek askeri darbeler yapılmış, yada darbe girişiminde bulunulmuştur. Bu itibarla, anayasada laikliğin ne olduğunun  açık olarak tarif edilmesi,     

 

4- Temel hak ve özgürlükleri tanıyan, hukuka dayalı demokratik devletin oluşturulması, bunu sağlamak için de, temel hak ve özgürlüklerin devlet tarafından ihlal edilmesini önlemek amacıyla devlet iktidarının anayasal kurallarla sınırlandırılması, (darbeci zihniyetin oluşturduğu güç ilişkilerini, son yıllardaki darbe planlarını ve darbe girişimlerini, yargının parti kapatma girişimlerini, HSYK krizlerini, Cumhuriyet mitinglerini, demokratik açılımın engellenmesini vb gibi sergilediği güçlü direnişleri  unutmamak, darbeci zihniyetin yeni anayasanın yapımı sırasında da benzer direnişler sergileyeceğini göz önünde bulundurarak, devlet aygıtının, özellikle de darbeci zihniyetteki devlet kurumlarının, kişinin temel hak ve özgürlüklerine karşı tehdit oluşturmayacak, hatta temel hak ve özgürlükleri destekleyecek şekilde yapılandırılmasını sağlayacak tedbirlerin getirilmesi,)

 

 

5- Halkın kolayca anlayabileceği şekilde sade bir dille yazılmış, çerçeve (ayrıntılı ve uzun olmayan) bir anayasa olması,

 

6- Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayacak şekilde, her türlü etnik ve dinsel sorunların çözüme ulaştırılması,

 

7- Temsilde adaleti ve yönetimde istikrarı gözeten, seçim barajının makul düzeye çekildiği bir  seçim siteminin getirilmesi,

 

8- Anayasa ile getirilen kişi hak ve özgürlüklerine yönelik olarak getirilecek kısıtlamaların;  çok katı şartlara bağlanması, kısıtlama nedenlerinin yoruma açık olmaması, soyut kavramlarla değil somut ölçütlere bağlanması,

 

9- Bilindiği üzere, halkın seçimle işbaşına getirdiği hükümetlerin askerler tarafından adeta sigaya çekilmek suretiyle halkın iradesine ve dolayısıyla da demokrasiye en büyük darbenin vurulduğu yer “Milli Güvenlik Kurulu” toplantılarıdır.  Yeni yapılacak anayasada “Milli Güvenlik Kurulu”nun ya sivilleştirilerek demokratik bir yapıya kavuşturulması ya da Milli Güvenlik Kurulu’nun anayasal bir organ olmaktan çıkarılarak seçilmiş organlar üzerinde bu tür vesayet organlarına yer verilmemesi,  silahlı kuvvetler sivil iradeye tabi ve onun denetiminde olması, Genelkurmay Başkanlığı’nın demokratik ülkelerde olduğu gibi Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması, silahlı kuvvetlerin yüksek komuta kademelerindeki tayin ve terfilerin silahlı kuvvetler temsilcileri yanında hükümetin de etkin rolü ve onayı ile yapılması ve Sayıştay’ın silahlı kuvvetlerin mali denetimi konusundaki yetkilerinin güçlendirilmesi,

 

10- Türkiye’nin demokratikleşmesi önündeki en büyük engellerden birini de siyasal partilerin demokratik olmayan yapılanmaları oluşturmaktadır. Siyasal partilerin evrensel demokratik normlarda olacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır.

 

11- Yargı reformu ile bağımsız ve tarafsız bir yargı sisteminin oluşturulması,

 

12- Yerinden yönetim ilkesine uygun olacak şekilde yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması,

 

13- Yeni anayasayı, %10 barajlı  mevcut seçim sistemine göre oluşan meclisin yapması halinde, %10 baraj nedeniyle mecliste temsil edilmeyen kesimler olacağı, dolayısıyla da, meclisin toplumun tüm kesimlerini temsil edemeyeceği için, böyle bir meclisin anayasayı yapması eksik temsil nedeniyle demokratik olmayacağı gibi, yapılan anayasa da demokratik bir anayasa olmayacaktır. Bu iti barla, barajsız bir şekilde seçilmiş ve toplumun tüm kesimlerinin temsil ediği bir meclisin yeni anayasayı yapması daha uygun olacaktır.

 

14- Fırsat ve imkan eşitliğinin sağlanması,

 

15-  Serbest piyasa ekonomisinin ve rekabet ortamının sağlanması,

 

(bilindiği üzere, serbest mübadele ilkesine dayanan piyasa ekonomisi demokrasinin oluşmasına olanak sağlar. Tıpkı demokrasi gibi, serbest piyasa da insanlara otoriter bir biçimde muamele etmez, piyasa ekonomileri bireysel özgürlük temel ilkesine dayanır. Zira kendi çıkarlarını en iyi şekilde değerlendirecek ve yaptıkları tercihlerin sorumluluğunu üstlenecek olan bireylerin bizzat kendisidir. Serbest piyasa iktisadi karar alma yetkisini adem-i merkezi bir hale getirerek ve fırsatları, enformasyonu ve kaynakları sivil toplum içinde dağıtarak devletin iktidar alanını sınırlandırarak insanların ekonomik manada geleceklerini, siyasi ve kültürel faaliyetlerini finanse etmesi için devlete minnettar ve borçlu olmasını önler. Bahsedilen bu yollarla serbest piyasa, demokrasinin destekleyicisi olarak görülebilir. Bu nedenle demokrasimizin yerleşmesi ve güçlenmesi için, devletçi zihniyetten kurtularak, serbest piyasa ekonomisinin ve rekabet ortamının sağlanması,)

 

 

Nizamettin AYDOĞDU

 

 

YENİ ANAYASA ÇALIŞMA

RAPORUDUR

 

Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı Yönetim Kurulu, Haziran 2011 Genel Seçimleri öncesi, siyasal partilerin seçim bildirgelerinde yeni bir Anayasa yapılması vaadi yer aldığı günden itibaren bir sivil toplum kuruluşu olarak Yeni Anayasa hazırlıklarına katkı için neler yapılabileceği konusu üzerinde çalışmalar başlatmıştır.  

 

            Bu amaçla oluşturulan Anayasa Komisyonu ve Anadolu Vakfı Hukuk Gurubu Yönetim Kurulu, bir anket (Bk. Ek–1) hazırlamış, bu anket Türkiye’deki 2000’i aşkın, meslek kuruluşu, sivil toplum kuruluşları ve gerçek kişilere gönderilerek anket sonuçları toplanmıştır.

 

Ayrıca yeni bir anayasa yapımında izlenecek yöntem konusu Vakfımızın 01 Ağustos 2011 tarihinde Çeşme’de düzenlediği bir panelde tartışılmıştır. Gerek anket sonuçları, gerekse panelde ortaya çıkan görüşler esas alınarak işbu rapor düzenlenmiştir.

 

 

GİRİŞ

 

Anayasa, devletin temel yapısını, yönetim ve denetim biçimini, organlarını, bunların kuruluş ve işleyişleriyle birbirleriyle olan ilişkilerini, kişilerin hak ve yükümlülüklerini düzenleyen temel yasadır. Anayasalar normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alırlar ve anayasa hükümleri yasamayı, yürütmeyi, yargıyı, gerçek ve tüzel kişileri bağlayan üstün hukuk kurallarıdır.

 

Türkiye’deki Anayasal gelişmelere bakıldığında şu sonuçlara varılır: İlk Osmanlı-Türk Anayasası 1876 tarihli Kanunu Esasi’dir ve bir ferman anayasadır. Padişah II. Abdülhamit’in bir fermanı ile yürürlüğe girmiştir. 1909 Kanunu Esasi değişiklikleri bir misak olup padişah ile halkın temsilcilerinden oluşan Osmanlı Meclis-i Mebusanı arasında varılan bir uzlaşmaya dayanır. 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Türkiye’nin özel şartlarının ürünüdür. 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ise Meclisteki İkinci Grubun tasfiyesi ile oluşan ikinci dönem TBMM’nin ürünüdür. 1961 ve 1982 Anayasaları askeri darbeler sonrasında hazırlanmış, gerek yapılışları ve gerekse kabul ediliş süreçleri açısından derece farkı ile demokratik niteliği zayıf olan anayasalardır. Son iki anayasanın yapımında sivil irade, halk iradesi yerine, asker ve sivil bürokratların iradesi belirleyici olmuştur.

 

Bu nedenle, Anayasadaki vesayetçi anlayış, aradan geçen zaman, değişen şartlar, gelişen toplumsal ihtiyaçlar ve demokrasi anlayışının toplumun geneline yayılma ve uygulama talepleri de ülkemizde toplumsal uzlaşmaya dayanan yeni bir anayasa talebini gündeme getirmiştir.

 

İZLENECEK YOL NE OLMALIDIR

 

1- Siyasi ve Hukuki çalışmalarda, toplumsal meşrutiyet için esastan önce usulün geldiği, bu nedenle Anayasa çalışmaları sırasında usul ve hazırlık döneminin iyi değerlendirilmesi, aceleci davranılmaması düşünülmektedir. Hazırlık için titiz bir biçimde harcanan sürenin boşa geçmiş sayılmayacağı kanaatindeyiz.

 

2- Anayasa yapma ve değiştirme görev ve sorumluluğu “Millet”in ve onun meşru temsilcilerinden oluşan TBMM’nindir. Bu açıdan Sayın Meclis Başkanının yeni anayasa yapım sürecinde öncü rol oynamasını olumlu karşılıyoruz. Yüzde 10 barajı, 12 Haziran 2011 seçimlerinde korkulduğu gibi bir temsil açığı ortaya çıkarmamıştır. 24. Dönem TBMM toplumun yüzde 95’ini temsil etmektedir ve bu nedenle Meclis,  mevcut yapısı ile yeni bir anayasa yapabilir. Esasen 1924 Anayasasını yapan meclis de kurucu meclis değildi. Fakat 1924 Anayasası’nı yapmıştır. Kaldı ki 12.06.2011 seçimlerinde tüm partiler yeni Anayasa yapılmasını taahhüt etmişler, seçim bildirgelerinde ve seçim konuşmalarında buna yer vermişlerdir.

 

3- Anayasa yapım sürecinde mümkün olduğunca toplumun örgütlü (Mesleki, Sosyal, Kültürel, Ekonomik, Siyasi, vb.) veya örgütsüz bütün kesimlerinin ve kişilerin talepleri değerlendirilmeli, en yüksek düzeyde katılımın sağlanmasına özen gösterilmelidir.

 

4- TBMM’nde oluşturulacak komisyonlarda, ortak ve karşıt görüşler, birbirine yakın ve uzak istekler analiz edilmeli, Toplumsal Uzlaşmayı sağlayacak hukuki metinlere dönüştürülmelidir. Yeni Anayasa yapımında mevcut Anayasanın 175. Maddesindeki usule uyulmalı, yeni anayasada 3/5 oylama nisapları dikkate alınmalıdır. Yeni Anayasa’da da aynı yöntem uygulanmalıdır.

 

5- Anayasa yapımı sürecinde uzlaşama için azami gayret gösterilmeli, uzlaşma olmuyor diye çalışmalar durdurulmamalıdır. 

 

6- TBMM’sinde kabul edilen anayasa metninin halkoyuna sunulması esas olmalıdır. Böylece anayasa yapım sürecinin her aşamasında halkın aktif katılımı sağlanmalıdır. Anayasa çalışmalarında şeffaflık esas olmalı, her aşamada halkın bilgilendirilmesi için  her türlü iletişim vasıtası bu iş için kullanılmalıdır.

 

8- Anayasa yazımında sade bir dil kullanılmalı, gerekirse bu konuda uzman elaman istihdam edilmelidir.

 

 

ANAYASANIN İLKELERİ

 

1- Yeni Anayasa’da insan onurunu, demokratik değerleri, insan haklarını vb. insani değerleri yücelten kısa bir başlangıç bölümü bulunmalı, ancak bu bölüm anayasa metnine dâhil edilmemelidir.

2- Anayasa kısa, öz, genel kuralları içeren ÇERÇEVE bir metin olmalı, her türlü ayrıntının yazıldığı kazuistik (olaycı) bir anayasa olmamalıdır. Anayasa Mahkemesi yapısı, oluşumu vs. açılardan güçlendirilmelidir. Ancak çerçeve anayasanın Anayasa Mahkemesi’ne sınırsız bir içtihat alanı bırakmamasına da özen gösterilmelidir.

 

 

TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

 

1- Anayasa, İnsan odaklı olmalı, devlet ve benzer organizasyonların, prensip’te bireyin refah ve mutluluğu için olduğu kabul edilmelidir. Ancak, fert ve toplumun hak ve özgürlüklerinin dengelendiği, ferdin de toplum karşısında hakları kadar sorumluluklarının da olduğu unutulmamalıdır. “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” sözü düstur olmalı. Ama insan topluluğu millet haline gelmeden devletin olmayacağı, millet bekası olmadan, devlet yaşayamayacağı, devlet yaşamadan ise ferdin mutluluğunu tesis edecek bir gücün olmayacağı bilinmelidir. Özetle, insan da devlet de kutsanmamalıdır.     

 

2- Özgürlük ve toplumsal talepleri geçerli-geçersiz diye niteleme imkânı olmadığı gibi özgürlüklerin ( sağlık, güvenlik, genel ahlak, tabi haklar, vb.) sınırlanmasında evrensel ilkeler dikkate alınmalı. Düzenlemeler kanunla yapılmalıdır.   

 

3- Din, mezhep, etnik köken, renk, dil farklılıklarından kaynaklanan kültür zenginliklerimizin hiçbirine vurgu yapmadan, herkesi kuşatan kimseyi ötekileştirmeyen, hukuki eşitlik temelli ve tarihimizden gelen, ölçütleri benimseyen, sosyo-kültürel farklılıkları evrensel ölçütlerde dikkate alan, Türkiye vatandaşlığını esas alan bir belge olmalıdır. 

 

 

SİYASİ STATÜ

 

1- Anayasa’da Türkiye’nin başkenti Ankara, Resmi dilin Türkçe olması, İstiklal Marşı, Bayrağı, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olduğu,  yazılmalıdır.

Ancak, anayasada hiçbir madde için değiştirilemez hükmü yer almamalıdır. Thomas Peine; Anayasalarında değiştirilmeyen hükümler bulunan ülkelerde ölüler dirileri idare ediyor dediği gibi, Türkiye’nin buna ihtiyacı yoktur. Devlet vatandaşa, vatandaş devlete güvenmelidir. Anayasa, milletin teminatına ve irfanına tevdi edilmelidir.  Değiştirilemez kurallar koymak, gelişmenin önünü tıkamaktır. 

 

2- Türkiye’nin siyasal sistemi, kuvvetler ayrılığına dayanan parlamenter sistem olmalıdır. Parlamenter sistemini işleyişiyle ilgili uygulamada kazanılmış büyük deneyimler vardır. Türkiye’nin hukuki, siyasi ve idari yapısı buna uygun olarak tesis edilmiştir. Ayrıca, parlamenter sistemin, toplumun etnik, dinsel, dilsel vb. çeşitliliğinin diğer hükümet sistemlerinden daha uygun olduğu kanaatindeyiz.

 

Başkanlık veya yarı başkanlık sisteminin toplum yapımıza uygun olmadığı,  sistemdeki değişikliğin yetki ve görev karmaşası meydana getireceği, denenecek yeni bir hükümet sisteminin yerleşmesinin uzun zaman alacağı, toplumsal enerji ve birikimin boşa harcanacağı kanaatindeyiz. Kaldı ki, son on yılda yapılan uygulamalarla parlamenter sistemle istikrarın yakalanmasının mümkün olabileceği de görülmüştür.

 

  Kuvvetler ayrılığı ilkesinde ise, kuvvetlerin oluşumunda demokratik talep ve katılım, hesap verebilirlik ve denetim etkinleştirilerek, kuvvetler arası işbirliği güçlendirilmelidir.

  

Bürokratik vesayete dönüştürülmeden, TBMM’nin yasama ve denetim görevi esas olmalıdır. Hâkimiyetin kayıtsız şartsız milletin, temsil ve kullanım yetkisinin de TBMM’e ait olduğunun tespitiyle hiçbir güce devredilemeyeceği anayasada ifade edilmelidir.

 

3- Cumhurbaşkanı, TBMM tarafından seçilmelidir. TBMM’since ilk beş turda seçilemediği zaman halk tarafından seçilmelidir. 2007 de yapılan anayasa değişikliği ile her ne kadar cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi kabul edilmiş ise de bu değişiklik meclis ile diğer devlet organları arasında ki ( yargının siyasallaşması, tarafsızlık yerine ideolojik tercihlerin öne çıkması sebebiyle)  kilitlenmenin kırılması için tepkisel bir tavırdır. İleriki dönemde uygulamalarda sıkıntılar doğurabilir. Özellikle Cumhurbaşkanı ve başbakanın farklı partilerden olması halinde kaçınılmaz bir durumdur.

 

4- Yerel Yönetimlerde, ülke bütünlüğü ve millet (beşeri) birliğinin temeli olan üniter devlet yapısı korunmalıdır. Buna halel gelmeyecek şekilde hizmetlerin daha seri ve verimli ulaşmalarını temin edecek biçimde yerel yönetimlerin yetkisi genişletilmelidir. Ancak, ileride üniter yapı yerine, bölünmelerin alt yapısı oluşturacak, federatif yapıya kapı aralayacak bir siyasi özerklik düşünülmemelidir.

 

5- Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Anayasada da bu ifade edilmelidir.

Kuruluşu, işleyişi, denetimi, kadınların siyasete katılımında pozitif ayrımcılık ve kapanışı, vs. hususları siyasi partiler kanununda düzenlenmelidir.

Seçim sistemi, barajı, hazine yardımı, vs. hususlar seçim kanununda düzenlenmelidir.

 

6- Dokunulmazlık sadece, Milletvekilinin kürsü dokunulmazlığı olarak kalmalı, yasalarımızdaki diğer bütün dokunulmazlıklar kaldırılmalıdır. Devlet organlarında görevli ve yetkili olan herkes koruma zırhından çıkarılmalıdır.

 

Kamu yararı sınırları dar tutulmalı, özel alan genişletilmelidir. Kamu alanı diye bir alan da olmamalıdır.

 

 

İNANÇ HÜRRİYETİ – ÖĞRETİM VE EĞİTİM HAKKI

 

1- Laiklik; Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer aldığı gibi, devletin dinler ve inançlar karşısında, tarafsız olması ve davranması, inanç, dini vecibeler ve ibadet özgürlüklerinin güvence altına alınması, devletin din ve inanç alanını tanımlamaya kalkmaması olarak anlaşılmalıdır. Böylece laiklik pozitif felsefeye dayanan ve bir dine dönüşen, özgürlük ve barışı yok eden totaliter bir anlayıştan arındırılmış olmalıdır. 

 

2- Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasada özerk bir kurum olmalıdır. Ancak yapısı, halkın din hizmetlerini gören, herkesi ve her kesimi kuşatan, azınlıkları da ötekileştirmeyecek ve hakaret objeleri olmayacak, bir din anlayışını hâkim kılacak şekilde kanunla düzenlenmelidir. Toplumun birliğini, devletin üniter yapısını korumada kültürel, tarihi, manevi misyonu vazgeçilmez bir kurum olarak algılanmalıdır.

 

3- Din kültürü ve ahlak öğretimi, her insan için genel, insani ve sosyolojik bir ihtiyaç olup okullarda mecburi ve mukayeseli bir ders olarak verilmesi sağlanmalıdır.

 

4- Din Eğitimi isteğe bağlı, seçmeli ders olarak, talebe uygun şekilde, MEB ve Diyanet İşleri Başkanlığının denetiminde yapılmalıdır. Bu hususlar kanunla düzenlenmelidir.

 

KİMLİK SORUNU

 

Toplumda bireyin kendisini dili, etnik kökeni, vb. sosyal, siyasal ve kültürel kimliğiyle ifade edebilmesi, en doğal insan hakkıdır. Ancak birlikte yaşamaktan doğan ve devlet olmaktan kaynaklanan düzenlemeler söz konusu olduğunda, bir takım ilkelere ve prensiplere bağlamak kaçınılmazdır. Bu açıdan baktığımızda kimlikle ilgili tekliflerimiz şunlardır:

 

1- Anayasada, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı dışında herhangi bir kavram ve topluluğun tarifine yer verilmemelidir.

 

2- Resmi dil Türkçedir. Türkçenin dışında başka bir resmi dil olmamalıdır. İki resmi dilin, iki eğitim dilinin olması anayasada iki milletin ve iki devletin kapısını aralayacağı endişesini taşımaktayız. Bu endişemizi haklı çıkaracak örneklerin varlığı (Belçika) hatırlanmalıdır.

 

3- Anadil’in öğrenim ve öğretimi serbest olmalıdır.

 

4- Anadilde eğitim ise seçmeli veya özel kurumlar vasıtasıyla yapılabilmelidir.   

 

 

SİVİLLEŞME

 

1-Sivilleşmeye bağlı olarak, Milli Güvenlik Kurulu, Cumhurbaşkanı ve Başbakan düzeyinde değil, daha alt düzeyde, milli güvenlik uzmanlarının da katılacağı ve bakanlar kuruluna bilgi sunan bir kurum haline gelmeli ve kanunla düzenlenmelidir.  

 

            2- Seçilmiş organlar karşısında TSK’nın konumu, demokratik ülkelerde olduğu gibi, Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığına bağlanmalı, Milli Savunma Bakanlığı güvenlik ve savunma ile ilgili konularda hükümet adına tasarrufta bulunmalıdır. 

 

 

YARGININ YERİ

 

1-      Yargı Bağımsız ve tarafsız olmalıdır. HSYK nın başkanı Adalet bakanı olmalıdır.

     

2- HSYK’nın oluşumu, yeni düzenlemenin yanında, demokratik meşrutiyet açısından TBMM de bu kurula ciddi oranda üye seçmelidir. Oluşumu ve statüsü, Anayasa’da; hâkimlerin tayin, terfi, disiplin işleri vb. görev ve yetkileri, kanunla düzenlenmelidir.

 

3- HSYK nın yerine Yüksek Adalet Kurulu kurulmalıdır. Mevcut HSYK ile ilgili düzenleme yanında demokratik meşruiyet açısından TBMM de Yüksek Adalet Kurulu’na üye seçmelidir.

           

4- Yeni Anayasada Anayasa Mahkemesi düzenlenmeli, mevcut düzenlemenin yanında  mahkeme üyelerinin seçiminde TBMM’ne daha fazla üye seçme yetkisi tanınmalıdır. Anayasa Mahkemesi anayasa değişikliklerini sadece şekli açıdan denetlemelidir. Kanun, Kanun Hükmünde Kararnameler ve TBMM İç Tüzüğünün hem şekil ve hem de esas bakımlarından anayasaya uygunluklarını denetlemelidir. Anayasa Mahkemesi’nin yapısı güçlendirilmelidir.

           

5- Yargı birliği sağlanmalı, askeri, idari ve adli yargı ayrımı kaldırılmalı ve yargı tek çatı altında yapılandırılmalıdır. Askeri yargı sırf askeri disiplin işleri ile meşgul olmalıdır.

 

 

YÜKSEK ÖĞRETİM

 

            YÖK anayasal bir kurum olarak yüksek öğretimin koordinasyonunu sağlamalı, ancak bu düzenlemede üniversitelerin bilimsel özerkliğinin korunması özellikle vurgulanmalıdır. Diğer hususlar kanunla düzenlenmelidir.

 

 

 

BASIN VE YAYIN

 

            Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) anayasada yer almalıdır. Gelişen teknolojiye uygun olarak RTÜK’ün kapsamı genişletilmeli, iletişim ve bilişim medyası üst kurulu olmalıdır.

 

 

 

Komisyon Üyeleri

 

 

Av. Hayrullah Başer. Vakıf Anayasa Komisyonu Başkanı

 

 

 

Prof. Dr. Mustafa Koçak. Anayasa Profesörü. Üye. 

 

 

 

Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu. Anayasa Profesörü. Üye

 

 

 

Av. Mahmut Özbay. Hukuk Müşaviri. Üye.

 

 

 

Av. Doğan Atay. Anadolu Hukuk Grubu Bşk. Üye.

                       

 

YENİ ANAYASAYA DAİR BİRKAÇ ÖNERİ

Anayasalar, evrensel ilke ve standartları, toplumun değerleriyle bağdaştırma ve toplumun yozlaşan değer yargılarını, insani değerler çerçevesinde dönüştürme işlevlerine sahiptir. Bu noktada anayasalar toplumun değişimine öncülük eder ya da haklı insani talepler bağlamındaki toplumun değişim talebine uyar. Bu açıdan öncelikle, 66. Madde, halkımızın ve devletimizin birliğini ve bütünlüğünü zedeleyen ırk, kimlik sorunlarını ortadan kaldıracak şekilde yeniden düzenlenmeli, hâlihazırda ‘vatandaş’ı değil Türk’ü tanımlayan ibare kaldırılmalı, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimdir?” sorusunun cevabı verilmelidir. Zira ırkçılık, yozlaşmış bir değer yargısıdır.

Anayasanın 2. Maddesindeki ‘Atatürk milliyetçiliği’ ibaresi kaldırılmalı, Başlangıç’taki ilke ve inkılaplar vurgusundan vazgeçilmelidir. Zira Atatürkçülük düşüncesi, hem devletimizi ve toplumumuzu geçmişin gölgesinde bırakarak, değişen dünyanın ve ülkemizin değişen ihtiyaçlarına ayak uydurmaktan alıkoymakta, hem anlam açısından muğlaklığıyla, ideolojik menzilli vesayetçiliğe neden olmakta, hem de darbeci zihniyet tarafından bolca kullanılmakta ve halkın demokratik özgürlüğü istismar edilmektedir. Hukuk devletinin en önemli özelliklerinden olan kuvvetler ayrılığı ilkesi devletin birbirine denk organlara ayrılması ve bunlar arasında denetim ve denge esasına dayanır. Oysa yukarıda bahsettiğimiz hükümler özellikle yargı ve yasama organı arasında denge değil kaos yaratmıştır. Kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiş anayasamız kendiyle çelişen hükümler nedeniyle bu ilkenin bertaraf edilmesine neden olmuş, kuvvetler birbirinin işine karışır olmuştur. Bu ve benzer çelişkiler tespit edilmeli, kendi kendini sabote eden bir anayasa kabul edilmemelidir.

138. maddedeki “Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun ve vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” cümlesine ‘insan’ ifadesi iliştirilmelidir. Zira hukuk, kurallar bütünüdür ve kendi içinde bir yapıya sahiptir. Bu yapı, genel, soyut normlarla kurulmuş olmasından mütevellit, tek tek insanları tüm karmaşıklığıyla kavrayabilecek durumda değildir. Bu yüzden hâkim, yargılama ve hüküm kurma sürecinin başından sonuna kadar, bu yapı ve bu yapının kurduğu düzeni değil, insanı merkeze ve öne alarak düşünmelidir. Yani bir vaka karşısında ‘kuralı çiğnedin, düzeni bozdun’ denilmemeli, ‘bu insanı kuralı çiğnemeye iten psikolojik, sosyal, çevresel faktörler neydi, bu tercih miydi, zorunluluk muydu, bu olayda insanı, toplumun menfaatlerini göz ardı etmeden nasıl konumlandırabiliriz’ gibi sorular sorulmalıdır. Hâkimlik ödevine eklenecek insan vurgusu, gerek hukuk devletinin ideali olan devlet karşısında insanın korunması ve yüceltilmesi düsturuna uygundur, hem de dosya ve kâğıt parçaları arasına sıkışmış ‘insan’ı hâkimlerimizin aklına getirmesi bakımından elzem ve manidar olacaktır. Bu da belki, fakültelerde eğitimi verilemeyen sosyoloji, psikoloji gibi insani ilimlere ve felsefe, edebiyat, sanat gibi insanı anlama çabasındaki uğraşlara, hâkimlerimizin ilgisini çekme konusunda önayak olacaktır.

Bugün insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi kavramlar yüzyılların tecrübesi ve bilgi birikimiyle günümüzde evrensel normlar suretine bürünmüş ve ülkelere yol göstermektedir. Ne var ki bu değer sistemlerinin ortaya çıkışına Avrupa’daki mücadeleler önayak olmuş ve günümüzde medeniyet denildiğinde akla, bu tecrübelerden kısa bir zamanda hızla istifade etmiş Avrupa medeniyeti gelmektedir. Fakat bu medeniyetin gerek sosyo-ekonomik gerekse de siyasal sistemleri çatırdamaya başlamış, en bariz örnekleri olarak, günümüzde, kapitalizm yapısal krizlere mahkûm olmuş, Avrupa, tarihinde görülmemiş bir nüfus sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Ortaçağda alevlenen kilise karşıtlığı neticesinde Avrupa tanrıya küsmüştür. Refah tanımlarını ise salt maddi tatmine dayanan ve maneviyatı dışlayan materyalist bir zemin üzerine kurmuşlardır. Neticede yeni anayasamızın yapılma sürecinde özgürlük, eşitlik gibi kavramların Avrupa’dan kalma anlamlarıyla hesaplaşılmalı ve anayasanın ruhu bu sorgulama üzerine tesis edilmelidir. Örneğin Avrupa’nın dinlere karşı tarafsız devlet ilkesi olan laiklik muhakkak kabul edilmeli ancak Diyanet İşleri Başkanlığı bu ilkeyi zedeleyen bir kurum olarak değil bu ilkenin sakıncalarını yumuşatan bir kurum olarak varlığını yeni anayasamızda da korumalıdır. Zira insanın en bariz hakikati aciz olmasıdır; acziyet de ancak mutlak kudrete nispeten tanımlanabilir. Tanrıdan münezzeh ve insanı haddinden fazla kutsayan ve tanrılaştıran Avrupa insan hakları doktrininin kısa vadede başarılı ve kulağa hoş gelen öğretilerinin vadettiği gelecek karanlıktır. Bu bakımdan toplumun maneviyatı açısından birlik ve beraberliğini ve aziz ruhunu ayakta tutma bâbında diyanet işlerinin önemi yadsınamaz. Yine batılı toplumlarda bireycilik-yalnızlık-bencillik kısır döngüsü aile kurumunu çökertmiştir; özgürlük söylemleri bu açıdan da değerlendirilmeli aile kurumuna gereken önem verilmeli, birey özgürlüğünün, ahlakı yok edecek yorumlar ve kurumlarla, içinin boşaltılması önlenmelidir.

Kürt vatandaşlarımızın sorunlarının çözümünde ise açılım sürecindeki olumlu adımlar anayasal düzleme taşınmalıdır. Böylece teröristlerin halk desteğini tamamen kaybetmeleri sağlanacak, örgüt yok olmaya mahkûm edilecektir. Anayasa görüşmelerinde, bölge halkının haklarını savunduğunu iddia eden siyasi temsilcilere gereken saygı gösterilmeli, talepleri, makul sınırlar ölçüsünde değerlendirilmeli, en nihayetinde belki kabul edilmeyecek olsa bile özgürce tartışılabilmeli, bu tartışmalar kamuoyunun da bilgisine ve takdirine sunulmalıdır. Nitekim her şey enine boyuna tartışıldığında Kürt kardeşlerimizin menfaatine olan ya da zararına olan -yani terör örgütünün talepleri olan- hususlar tüm çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır. Nihayetinde demokratik zeminli bu tartışmalar, gereksiz ve zararlı noktaların ayrıştırılması ve daha verimli çözüm arayışlarına kapı aralaması bakımından elzemdir.

Yeni anayasamız lafzen insanı ve insani değerleri ön plana çıkarırken, bu lafız bir bütün olarak yani anayasa metni olarak ortaya çıktığında, ruhen de insanı ve insanın hakikatlerini kavrayabilen bir öze işaret etmelidir. Nasıl ki sanat eserleri, insan ruhundaki çelişkilere temas etmekle güzel ve yüce olanı açığa çıkarıyorsa; anayasa üzerinde de bir sanatçı duyarlılığı, ustalığı ve hassaslığıyla çalışılarak, yüzeydeki bütün farklılıkların, ayrılıkların ötesindeki, derinlerdeki bir olan, tek olan, insan olan özümüz, anayasamızdan buram buram çağlamalıdır. Tüm yurttaşlarımızın altını gönül rahatlığıyla imzalayabileceği bu sözleşme, ancak,  istifade kaynaklarının hiçbir şekilde sınırlanmadığı, ilim, sanat, siyaset çevreleri ve toplumun tüm katmanlarının görüş ve düşüncelerinin, nihayet insancıl bir elekten süzüldüğü bir sürecin sonunda vücut bulabilir. İşte bu insancıl elek, insanlarımızın ta kendisidir; biz ki, tüm önyargılardan, gereksiz gurur ve kibirden, boş bağnazlıklardan sıyrılarak, eksiklerimizle, yanlışlarımızla yüzleşerek ve bu minvalde birbirimizin aynası olarak, hoşgörü ve samimiyet ekseninde, bu zorlu, ciddi ve yorucu sınavı, bir şölene çevirebilir, demokrasimizin bu şanlı zaferini tüm dünyaya tevazuuyla haykırabiliriz.

       Mehmet S. Özmen


Biz Biriz İşte

Bu hır gür, bu savaş nereye dek?
Sen bensin işte, ben senim işte.

Zengin yoksulu hor görür, ne diye?
Sağ soluna yan bakar, ne diye?
İkisi de senin elin, ikisi de,
peki, kutlu ne, kutsuz ne?

Gerçi sarhoşum, yıkılmışım ama
doğru laf etmedeyim,
erkekçe konuşmadayım.

 

Ortada kendinden başka kimse komadan
girmeli cenge
kendi kendisiyle bile.

Hırsı bırak, kendini boş yere harcama.
Şu toprak altında çırak da bir, usta da.

Mevlana Celaleddin Rumi

Sayın Mehmet Bozdemir’in Dikkatine

Mehmet bey,

Hayırlı günler.

İşlerimin yoğunluğu dolayısıyla toplantılara katılamıyorum. Ancak bu konuda ayrıntılı bir raporu ekte takdim ediyorum.

Selamlarla

Kemal Güleç

argemuhendislik@tr.net

 

YENİ ANAYASA ÇALIŞMALARI İÇERİĞİ HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRMELER

 

Associate Prof. Dr. Kemal Güleç

Arge Müh. Müş. San. Tic. Ltd. Şti

Genel Müdürü

 

1-Giriş

Ülkemiz mevcut 1982 Anayasası ile birlikte 4 tane Anayasa ile yönetilmiştir. Bunlar;

·        1921 tarihli ve İstiklal Savaşı yıllarında yürürlükte olan ve Kurucu TBMM’ iş tarafından çıkarılan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu,

·        Cumhuriyet Döneminin  1924 tarihli ilk  Anayasası

·        1960 Askeri Darbesi sonucunda Kurucu Meclis İle hazırlanan ve kabul edilen 1961 Anayasası,

·        1980 Askeri Darbesi sonucunda hazırlanarak halka onaylatılan 1982 Anayasası

 

2-Eski Anayasaların İşlevleri

         1921 tarihli Teşkilatı Esasiye kanunu ile İstiklal savaşı yapılmıştır.  Katılımcı bir Anayasa olarak hazırlanmış ve TBMM tarafından uygulanmıştır.

         1924 Anayasası 1960 yılına kadar, Cumhuriyetin kuruluşu, gelişmesi, savaş yıllarını sonucunda ekonomik kalkınmayı başlatan ve sivil iktidarın halkoyu ile değişimini sağlayan bir Anayasa olarak tarihteki yerini almıştır. Bu yıllarda tek parti ile yapılan uygulamalarda halkın üzerine fazlaca gidildiğine şahit olunmuştur. Ancak ülkenin ve Cumhuriyetin yeniden yapılandırılması ve kalkınması yanında soğuk savaş yılları bu dönem içinde geçmiştir. 1950 yılında iktidara gelen DP ‘de bu konuda herhangi bir şikayette bulunmamıştır.

         27 Mayıs 1960 Askeri darbesi demokrasiye indirilen bir darbe olduğundan siyasi partilere karşı ve özellikle demokrat partiye karşı yapılmış bir darbe olup, darbeciler tarafından hazırlatılan 1961 Anayasası de reaksiyon er bir Anayasa olarak tarihe geçmiştir. 

         Ancak gelişen ve değişen dünya şartlarını, sosyal adaleti, işçi ve işveren ilişkileri ile demokratik seçim sistemlerini ve bağımsız mahkemelerin oluşumunu sağlamak ve planlı ekonomiye geçmek üzere 1961 Anayasasında önemli maddeler de bulunmaktadır.

         Esasında 1961 Anayasası bazı gelişmelere ışık tutması, geniş özgürlük alanları oluşturması, nisbi temsil seçim sistemi, üniversitelere geniş özerklikler ve kendi yöneticilerini seçme hakkı tanımış, işçi sendikalarının kurulması, toplu sözleşmeler, grev ve lokavt hakları getirilmesi ile birlikte Yasama, Yürütme ve Yargı bağımsızlığı konularında önemli maddeler içermektedir. Fakat bu dönemde askeri vesayet devam etmiş, ara muhtıralarla ve bağımsız kurumlarla sivil iktidarın önü devamlı kesilmiştir.

         1961 Anayasasında yer alan özgürlük ve bağımsızlık kavramlarının kötüye kullanılması bakımından önce üniversitelerde ve sonra diğer kesimlerde bas gösteren anarşi , işgal ve bölücülük hareketleri sonucunda, 1971 muhtırası ve askeri vesayet altında toplum tekrar kutuplaşmış, Anayasa değişikliklerine gidilmiş ve sonra tüm özgürlüklerin kaybedilmek üzere 1980 askeri ihtilalı ortaya çıkmıştır.

         1982 Anayasası siyasi partilere ve geniş özgürlüklere karşı bir tepki Anayasası olarak, özünde askeri vesayet bulunan bir felsefe ile hazırlanmıştır.    Olağanüstü bir dönemde hazırlandığı için, toplumsal barışın sağlanması ve sorunların çözümünde yetersiz kalmıştır. Tüm bireysel özgürlükler, gösteri yürüyüşleri ve demokratik katılımcı toplantılarına yasaklar getirilmiş, siyasi partiler kapatılmış, yüksek seçim barajları yanında YÖK kanunu ile üniversitelerin bilimsel ve yönetim özgürlükleri ortadan kaldırılmış, toplum susturulmuştur. Bunun bir sonucu olarak dünyadaki gelişmeler, AB’ne giriş düşünceleri ve AB kriterlerini yerine getirme kapsamında bugüne kadar tam 90 maddesi değişmiş ve birçok eklemelerle Anayasa yamalı bohçalı bir hukuk metni haline gelmiştir. Toplumun gelişmesine ayak uyduramayan bu Anayasa ile milletimizin tüm fertleri meşgul edilmekte ve ekonomik kalkınmasını yapamaz duruma düşürülmüş ve bölücülük faaliyetleri çok ileriye gitmiş bulunmaktadır.

         Bu bakımdan acilen özgürlük alanlarını geliştirici, ekonomik kalkınmayı hızlandırıcı, yasakçı vesayetleri ortadan kaldırıcı ve insan haklarına dayalı demokratik bir Anayasanın yürürlüğe konulması büyük bir ihtiyaç haline gelmiştir.

3-Anayasa Çalışmaları

         Bugün toplumun tüm kesimleri yeni bir anayasanın hazırlanmasını talep etmektedir. Bu konuda ülkemizin bu konu ile daha fazla oylanmadan bu konuyu bitirmesi yararlı görülmektedir. Bu konuda toplumda bir mutabakat bulunmaktadır. Tartışmalar ise, yeni anayasa çalışmaların baştan yeni bir anayasamı olacak yoksa, mevcut anayasada yeni düzenlemeler mi olacak noktasında toplanmaktadır.

         Bu konuda yeni bir anayasa yapılacak ise, bunun kurucu bir heyet tarafından mı hazırlanacağı veya TBMM tarafından mı yapılacağı konusunu hukukçular tartışmaktadırlar.

Bizim bu yazıda önerimiz şudur:

         İster kurucular yapsın veya istese TBMM maddeler bazında değişikliklere giderken aşağıdaki genel ve özel maddeler kapsamındaki ifadeleri bünyesinde bulunduran özeliklere yer verilmesinin yaralı olacağını düşünmekteyiz.

 

4-Anayasanın Genel Özelikleri

         Anayasa çalışmalarının katılımcı ve uzlaşmacı bir yöntemle sürdürülmesi,

         Son 30 yılda dünyada ve ülkemizde meydana gelen küresel ve teknolojik gelişmeler ve iletişim teknolojilerinde yaşanan ilerlemeler ışığında yeniden değerlendirilecek olan  çalışmalarda toplumun siyasi, sosyal ve ekonomik kalkınmasında, halkın refahını artırmak üzere işlev gören toplumsal mutabakat anayasası hazırlanması,

         Hiçbir ön yargıya girmeden daha önceki yıllarda uygulanan ve halen devam eden 1982 anayasasının içinde bulunan iyi metinlerden de alıntı yapılması,

         Anayasanın temel felsefesinin insana odaklanması, insan hakları, hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması ve korunması,

         Düşünce, inanç ve müteşebbis hürriyetinin kamu otoritesine karşı öncelikle korunması ve geliştirilmesi,

         Türkiye’nin barışçıl ve özgürlükçü bir anayasa ile yönetilmesi, küresel teknolojik, ekonomik ve sosyal gidişata uyum sağlayabilecek bir yapının oluşturulması,

         Başta güvenlik hizmetleri olmak üzere, adalet, çalışma hayatı, sağlık hizmetleri, eğitim, kadın ve gençliğin korunması ve yetiştirilmesi konularında devletin görevli olması ve uygulamalarının kamu ve/veya özel kesim ile yapılmasının sağlanmasına dair maddeler mutlaka ilgili yerlere monte edilmesi,

         Her şeyden evvel siyasi partiler ve seçim yasaları başta olmak üzere, öncelikle problemin kaynağında mevcut olan kanunlarda yapılabilecek değişikliklerin baştan yapılarak anayasa değişikliliklerine gidilmesi esas alınmalıdır. Bu konuda hızlı adımların atılması yararlı olacaktır.

         Seçimle gelen yerel yöneticilerin ve üyelerin en fazla iki dönem üst üste seçilmelerinin sağlanması

         Bu temel ölçülerin belirlenmesinden sonra maddelere bazında anayasa maddelerinin kaleme alınmasının yararlı olacağı düşünülmektedir.

 

4.1-Yeniden Hazırlanacak Olan Anayasanın Temel İlkeleri

         Özgürlüklerin genişletilmesi, serbestçe toplantı, gösteri, protesto yapılmasının sağlanması, düşünce ve ifade özgürlüğü, basın yayın özgürlüğü, inançların serbestçe öğrenilmesi ve öğretilmesinin önündeki engellerin kaldırılarak serbest hale getirilmesi,

         Siyasi partilerin serbestçe faaliyetleri yapmalarının sağlanması bakımından, kurulması, teşkilatlanması, toplantı ve gösteri yapmalarının önündeki engellerin tümünün ortadan kaldırılması, parti içi demokrasinin geliştirilmesi,

         Toplumun her kesiminin TBMM’inde temsil edilmesinin sağlanması bakımından seçim barajlarının ortadan kaldırılması ve seçime katılan siyasi partilere devlet bütçesinden katkı yapılması ve böylece fırsat eşitliği sağlanması,

         Yapılacak olan Anayasa önerisinde, iktidardaki siyasi partinin ve partilerin kendi görüşlerine göre kanun, yönetmelik ve mevzuatlarda sık sık değişikliklere gidilmesinin önüne geçecek maddeler konulması,

4.2- Yeniden Hazırlanacak Olan Anayasa Önerileri İçinde;

·        Özgürlüklerin genişletilmesi kapsamında, YÖK yasasının tadilatı ile birlikte,  Üniversitelerdeki Bölüm Başkanı, Dekan ve Rektörün Seçimlerinde demokratikleşme ve bunların seçimlerinin üniversite öğretim elemanlarının oyları ile yapılması ve üniversitelere bilimsel ve idari özerklik verilmesi ve öğrenci konseyleri kurulması,

·        Yeni anayasa çalışmalarında, YÖK’ün yapısı değiştirilerek, görevi sadece üniversitelere arasında bir koordinasyon yapmakla sınırlandırılmalı,

·        OSYM ‘nin özerk bir kurum olarak yeniden yapılandırılması,

·        Ferdin milli ve manevi değerlerini yücelten, sosyal, teknik ve ekonomik bir kültürle ve bilgilerle mücehhez edilmesi için gerekli donanımı kazanacak bir eğitim sisteminin tesis edilmesi,

·        Toplantı ve gösterilerin serbestçe ve baskı altında olmadan yapılması,

4.3-Yargı Bağımsızlığı Kapsamında;

·        Devletin öne çıkarılması yerine ferdin Özgürlüklerinin öne çıkarılması,

·        Mevcut birikimiyle, toplumsal dengeleri gözeten, hukukun üstünlüğü, çoğulculuğu, katılımcılığı esas alan ve ideolojik korkuları ortadan kaldıran bir anayasa hazırlanması,

·        Adalet hizmetlerinde yargı bağımsızlığının ve hukukun üstünlüğünün öne çıkarılması,

·        Devlet Güvenlik mahkemelerinin yerine kaim olan Ağır Ceza mahkemelerinin lağvedilmesi ve yerine ihtisas mahkemelerinin kurulması ile birlikte, çete kurma bahanesi ile kesinleşmemiş mahkemeler dışında insanların hapse atılmasının önüne geçecek tutukluluk hallerinin önüne geçecek adil bir yargılama sistemi oluşturulması,

·        HSYK’nun yapısının siyasi parti baskısının dışına alınması,

·        İşçi -  işveren ilişkilerinde ve iş kazalarında ortaya çıkan konularda işvereni suçlu bulan yasakçı anlayışın ortadan kaldırılması,

 

4.4-Ekonomik Kalkınma Kapsamında,

·        Serbest Piyasa Ekonomisi çerçevesinde arz ve talebe dayalı bir ekonomik sistemin oluşturulması ve ekonomik faaliyetlerde en büyük işveren ve yatırım yapan devletin kaynaklarının tarafsız olarak yönetilmesi ilkesi esas olmalıdır.

·        İş kurma ve herkese eşit müteşebbis hürriyeti sağlanması,

·        Sosyal devlet anlayışı içinde, rant ekonomisine geçit verilmeden, üretim ve yatırım yapılması, gelişmemiş bölgelerde sosyal altyapı ve ekonomik kuruluşların teşvik edilmesi ve buralara devletçe gerekli altyapıların oluşturulması,

·        İhracata dayalı kaynakları geliştirmek üzere, Ar-Ge faaliyetlerine ve katma değerli ürün üretilmesine yönelik faaliyetlere destek ve teşviklerin artırılması, kaynakların rasyonel kullanılması esas alınmalıdır.

·        Ülkemizde tarımın ve hayvancılığın yeniden değerlendirmeler ışığında kapsamlı bir planlama ve programla teşvik ve destek altına alınması sağlanmalıdır.

·        Ülkemizin milli ve doğal kaynaklarını koruma ve geliştirmek üzere çevre koruma ve geliştirme faaliyetlerine özel bir önem verilmesi

·        Enerji konusunda yapılacak yeni bir planlama ile dışa bağımlılığı azaltacak, yerli termik ve yenilenebilir enerji yatırımlarına özel bir önem verilmesi gerekmektedir.

 

   

  Bir T.C vatandaşı  olarak yeni anayasada yer bulmasını temenni ettiğim en önemli hususiyet

Devlet kurumlarının personel temininde izleyeceği süreç ve yöntem şeffaflaştırılmalı, yazılı sınavlar açısından genel sorumlu ve yetkili bir mekanizma, ÖSYM benzeri ancak daha geniş kapsamlı ve yetkili bir üst kurul tesis edilmelidir. Bu bağlamda Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli İstihbarat Teşkilatı personel temini ve seçimi amacıyla uygulayacağı yazılı  sınavlar açısından da oluşturulacak bu üst kurul, kendi uygun birimleriyle birlikte yetkili kılınmalıdır.

Kurumların personel temini amacıyla tercih ve takdir hakları kendilerinin bizzat icra edecekleri sözlü sınavlar ile sınırlandırılmalıdır. İlgili kurumların yazılı sınavlarını bizzat kendilerinin icra etmelerine yönelik sistem ortadan kaldırılmalı, adayların endişe ve kaygılarını yok edecek güvenilir bir sınav hazırlama kurulu vasıtasıyla yazılı sınavlar oluşturulmalı ve icra edilmelidir. Zira bugün teoride yazılı sınav uygulayarak  personel temin ettiğini kendilerine ait resmi internet sitelerinde ilan ederek duyuran  yukarıda zikretmiş bulunduğum kurumlar uygulamada maalesef ,bırakın yazılı sınav içeriğini kendi yöntem ve zihniyetlerine göre tesis etmeyi; sınav dahi uygulamamaktadırlar. Dolayısıyla icra ettikleri sınavlar da şaibeli olarak adaylarca tescillenmektedir. Statükonun merkezi ,bir nevi babadan oğula geçen  ve günümüze kadar da arkalarında binlerce belli belirsiz olumsuz hadise bırakan bu kurumlar; ilgili anayasa düzenlemesiyle geliştirilecek sağlam ve güvenilir mekanizmalar ile  kendilerinin değil  halkın hizmetine açılmalıdır.

Aksi halde dışarıdan (milletin fertlerinden) niteliğine, yeterliliğine, performans ve birikimine bakmaksızın personel kabul etmeyen bu kurumlar, statükonun, gayrimeşru organizasyon ve örgütlerin merkezi  olmayı devam ettirebilecek ve Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, şehrin köşe başlarında at koşturmaya canla hıraşla maalesef devam edegeleceklerdir.

Bugün maalesef kendimin de bizzat bazı vesilelerle şahit olduğum ve girmiş bulunduğum askeri hakimlik sınavı neticesinde çok açık ve net  söyleyebilirim ki; Milli İstihbarat Teşkilatı personel seçiminde herhangi  bir sınav uygulamamakta, Türk Silahlı Kuvvetleri  ise şaibeli sınavlar uygulamaktadır. Dolayısıyla başından itibaren gayri meşru bir uygulamayla sisteme dahil edilen şahıslar da aynı oluşum ve süreçleri kendi dönemlerinde de devam ettirebilmektedirler.

Yararlı olması ve göz önünde tutulması temennisiyle… Saygılarımla bilgilerinize arz ederim.

TUNCAY İLÇİM

ANKARA BAROSU Stj.Av.

GSM:05445274767

tncyilm@gmail.com

 

Sayın Başkan,

Yeni Anayasa ile ilgili olarak, bu milletin diğer fertleri gibi benim de hemen aklıma gelen ilk konu, her türlü zorluğuna rağmen İDAM CEZASININ belirli şart ve gerekçelerle, terör suçluları için tekrar konmasıdır. Belki gerekçeler ve şartları yasalarla düzenlenir. Ama yeni anayasa ile bu geri getirilmelidir. Emin olun toplumun, intikam alma duygularının törpülenmesi anlamında da mahşeri vicdan bu istikamettedir.

Hatta idam cezasının içinde, katliam yapanlar, seri katiller ve ırz düşmanları, belirli şart ve gerekçelerle yer alabilir. Tabi bu da yasa meselesi.

Yeni Anayasa’da belki değişmez maddeler kaldırılabilir. Ama Türk Bayrağı, Türk Milleti, Türkiye ve devlet tarafından yapılan eğitimin Türkçe yapılması ibareleri mutlaka yer almalıdır. Burası Türkiye’dir. Bu millet, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Arnavutu ve diğer zengin unsurlarıyla birlikte Türk Milletidir. Bu bir kültürel ifadedir. Bu millet ırkçı değildir, olamaz da. Kaşgarlı Mahmut’tan bu yana kullanılan tabirlere, hangi dönem olursa olsun, iktidar sahipleri, hiçbir komplekse girmeden sahip çıkmalıdır. Bu topraklar bu millet tarafından çok ağır bedeller ödenerek alınmıştır. Bu topraklar, bu millete, bin yıllık İslam Bayraktarlığı yüzünden, Allah tarafından lütfedilmiştir. Bölmek veya almak isteyen, ya da saçma sapan gerekçelerle bunu değiştirmek isteyene Allah da razı olmaz, kulu da. Bu millet ne zaman ki Müslüman kimliğini kaybeder, belki o zaman bu vatan elinden gider. Yoksa bu topraklarda bu millet, bütün unsurlarıyla beraber, İslamın bayraktarlığına ve İslam ülkelerinin liderliğine bu devam edecektir.

Saygılarımla..

Bekir Erdem

bekir.erdem@trt.net.tr

 

(Yeni Anayasa ile ilgili görüş ve önerilerim)

Muhammet Yüksel ARKALI

MUTLAK ADALETİN TESİSİ VE ANAYASA

Şöyle bir olay, manzara ya da hayat düşünelim. Henüz sekiz-on yaşlarında bir çocuksunuz ve sizin yaşınıza çok yakın yaşta bir küçük kardeşiniz, ya da bir büyük kardeşiniz var. Yani bir evde hemen hemen aynı yaşlarda iki kardeşsiniz. Anne ve babanız ikinizi de çok seviyor. Çocuklar için evde işlenmesi muhtemel suç, kusur ya da kabahat nedir?

Muhtemelen bu suç; bir bardak, tabak ya da vazonun kırılması, anlamı olan bir fotoğrafın duvardan düşürülmesi, halının üzerine bir şeyin dökülmesi gibi bir sakarlık olabilir. Diyelim ki; siz bu suç ve kusurları işlememek için bütün gayretinizle özen gösteriyorsunuz; hareketlerinizi, oyunlarınızı, eylemlerinizi bu doğrultuda kontrol altına almaya çalışıyorsunuz. Kardeşiniz ise, bu konuyu sizin kadar önemsemiyor. O; size göre daha rahat, sizin gibi “elimden bardak düşer de kırarım” korkusu içinde değil.

Her gün biraz daha tükettiğimiz hayat sürecinde, her gün biraz daha yol aldığımız bu hayat treninde, bir gün, bir bakıyorsunuz ki; su içtiğiniz bardak elinizden kayıyor ve kendine has bir gürültüyle yere düşüyor ve etrafa cam parçaları saçılıyor. Üzgünsünüz… Bir suçluluk duygusu içinde yüzünüz mahzunlaşıyor ve tüm dikkatinize rağmen bu olayın başınıza gelmiş olmasının burukluğunu yaşıyorsunuz. Ve kardeşinizi düşünüyorsunuz. Sizin kadar dikkatli olmadığı halde onun böyle bir olay yaşamaması karşısında kardeşinizi şanslı, hatta “masum” olarak görüyorsunuz. Buna benzer olaylar, sözgelimi iki-üç ayda bir yaşanmaktadır ve her zaman bardağı kıran siz oluyorsunuz; bütün dikkatinize rağmen.

Ve şimdi şöyle düşünün. Bu iki çocuğun annesi ya da babası olsaydınız, bu olaylar karşısında nasıl bir tutum sergiler, bu suç karşısında nasıl bir yargılama yapardınız ve nasıl bir ceza verirdiniz? Ya da herhangi bir ceza verir miydiniz? İnsanlık ve onun belirlediği kanunlar, suça ceza vermek üzerine kurulu olduğu için, ne kadar adaletli olmaya çalışırsak çalışalım, böyle durumlarda gerçek adaleti sağlamaya hiçbir zaman güç yetiremeyiz. Bardağı kırıp kırmayacağını önemsemeyen birine “bardak kırmadın ama sen bu konuda ihtiyatlı davranmıyorsun diye” ceza vermek ne kadar adaletsiz bir durumsa, bütün dikkatine rağmen bardak kıran birine de “bardak katili” muamelesinde bulunmak o kadar zulümdür.

Anlatmaya çalıştığım olayda, bardak kırmamak için elinden gelen her şeyi yapan çocuktur suçu işleyen. Diğer çocuğun böyle bir kaygısı, dikkat etmesi gerektiğini telkin eden bir düşünce yapısı olmadığı halde, bardak kırma suçuyla karşı karşıya kalmamaktadır. Bir diğer deyişle; bardak kırma endişe taşıyan çocuk, iç dünyasında, bu suçu işlememek için yoğun çaba sarfederken dış dünyasında elinden bardağı düşürüp kırıyor, öte yandan diğer çocuğun iç dünyası bu anlamda bomboşken, dış dünyasında kusursuz görünüyor. İşte insanoğlunun, bu ve benzeri olaylar karşısında mutlak adaleti sağlayabileceğini beklemek akılsızlık olur.

Ülke ve toplum olarak ele aldığımızda, ülkemizin bütünü olarak değerlendirdiğimizde, hiçbir ağırlığı olmayan yukarıdaki örnekte çuvallayan “insani adalet”, yetmiş milyonu aşan bir topluluk için mutlak adaleti tesis edecek bir anayasayı nasıl yazabilir? Ya da bu anayasa nasıl olmalıdır?

Şunu da düşünelim. Her sabah arabanızla işinize gidip geliyorsunuz ve bir yayaya çarpmamak için yoğun bir dikkat içindesiniz. Bir bakıma, aracınızı kullanırken gözünüzü bile kırpmıyorsunuz. Öte yandan bir taksi şoförü, aracını kırlarda gezer gibi kullanıyor. Ve gün geliyor, dikkatsiz bir yaya, bakkaldan ekmek almak için yolun karşı tarafına geçmeye çalışırken birdenbire önünüze çıkıyor ve daha frene basmaya vakit bulamadan ona çarpmak zorunda kalıyorsunuz. Kanunlar ve anayasa karşısında sizin ve diğer taksi şoförünün durumu nasıl değerlendirilir? Yayaya çarptığınız yolda aracınızın fren izine rastlamayan hakim, nasıl bir karar verir?

“Kaza ve kader Allah’tandır!” şeklindeki “ilahi anayasa” maddesinden habersiz olan bir insanlığın adaleti, gerçek adaleti burada da tesis etmekten uzak kalacaktır.

Mutlak adaleti tesis edecek olan anayasa ve diğer kanunlar; eylemlere göre mi karar vermeli, yoksa insanın iç dünyasındaki ruh halini mi yargılamalıdır? Yoksa her ikisini birden ele alarak bir sentez yapıp sonra bu karışımından bir sonuç mu çıkarmalıdır? Mutlak adaleti sağlayacak bir hukuk sistemi oluşturmaya çalışan insanlığın, boyunun yetişmediği yerde nasıl bir sandalye ya da merdiven kullanması gerekir? Bencilliği, kibri ve kendini beğenmişliği boyundan büyük olan insanlık, aslında “küçük” olduğu ortaya çıkar endişesini yenip bir sandalyeye çıkma tevazuunu göstermediği müddetçe, insanlık gerçek bir anayasa yapamayacaktır.

Siz, hiç aynaya bakan koyun gördünüz mü? Ben görmedim. Koyunlar, peygamberimizin şu hadisini duymuş olsalardı; muhtemelen, her biri, vakitlerinin bir kısmını ayna karşısında geçirirdi:

"Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak."

Yukarıdaki yayaya çarpma kazasına geri dönecek olursak, tasvir etmeye çalıştığım resmin geri kalan tarafını şu şekilde tamamlamak isterim: Arabanın çarptığı yayanın eşi siz olsaydınız ne yapardınız? Öyle ya; eşiniz yemeği pişirmiş, siz de işinizden yeni gelmişsiniz ve eşinizle birlikte yemek yiyeceksiniz. Kazazede eşiniz, her zaman gittiği bakkaldan ekmek almak düşüncesiyle karşıya geçerken hiç tanımadığı bir araba ona çarpar ve yaralanmasına neden olur. İlahi adalet size şöyle bir soru sorarsa cevabınız ne olurdu: “Akşam evine giderken ekmeği neden sen almıyordun da eşine aldırıyordun?”

İnsanlık, işte bu soruyu soracak anayasa yapmaktan acizdir.

Resmin her göz tarafından görülemeyen tarafında ise; bu kazadan bir süre önce, bir yoksul, araç sürücüsü için şöyle beddua ediyor: “Kazancının zekatını vermeyip benim hakkını yemeye devam edersen Allah belanı versin!”

Sonuçta bir ambulans, eşinizi alıp hastanenin acil servisine götürüyor. Ancak, söz gelimi iki milyon insan kapasiteli şehrinizde, hükümetlerin uyguladığı yanlış politikalardan dolayı beş milyon insan yaşıyor ve eşinizi taşıyan ambulans eşinizi zamanında hastaneye ulaştırmak için yoğun bir çaba sarfediyor. Ve birkaç dakika ile eşinizi kaybediyorsunuz. Ambulans güzergahındaki yüzlerce araçtan hesap soracak bir anayasanın varlığını istemez misiniz? Elbette istersiniz… Ama insanlığın anayasası, bu hesabı sormaktan acizdir.

Farzedin ki Cumhuriyet Savcısı’sınız. Ve akşam için plan yaptınız, çocuğunuza ders çalıştıracaksınız. Bir haber geliyor ve arabanın çarptığı bir yayanın hayatını kaybettiğini bildiriyorlar. Kamu davası açmalısınız. Görev ve sorumluluk bilinciyle evinize gitmeyip olay yerine intikal ediyorsunuz. Ve işinizi yapıyorsunuz. Bu iş, birkaç saatinizi alıyor. Evinize geldiğinizde, göz bebeğiniz gibi üzerine titrediğiniz çocuğunuzu uyumuş buluyorsunuz. Oysa yarın sabah sınava girecekti ve siz de ona ders çalıştıracaktınız. Ama olmadı. Sabahki sınavda çocuğunuz birkaç soruyu yapamıyor.

Hayatınızın ilerleyen yıllarındaki süreci şöyle olmuştur: Sizin o akşam evinize geç gitmiş olmanızdan ve çocuğunuzu geometriye çalıştıramayışınız dolayısıyla, çocuğunuz işsiz kalmıştır. Kıyamet günü ise, ilahi adalet çocuğunuzu şöyle bir hesaba tabi tutuyor: “Dünyada iken filan caddede bir gencin içinde bulunduğu araç, trafikte aheste aheste dolaşırken, arkadan gelen bir ambulans, hastaneye yaralı yetiştirmeye çalışıyordu. Ama o gencin kullandığı araç, trafikte sıkışıklığa neden olduğu için ambulans zamanında hastaneye ulaşamadı. Sonuçta o yaralı öldü. Baban da bundan dolayı fazla mesai yapmak zorunda kaldı. Bu durum, senin eğitim hayatını olumsuz yönde etkiledi. İşte bu olay sonucunda senin beş birim günahın senden alınarak o gence verilmiştir.”

Büyük bir şaşkınlık yaşayan genç, üzerine yüklenen beş birim günahın ağırlıyla şu şekilde söyleniyor: “Ben, bu çocuğu dünyadayken tanımıyordum, onu hiç görmedim!”

İşte bu haykırış, gencin dünyadayken “boynuzlu koyun” gibi dolaşmış olduğunun en açık delilidir. Ve şimdi boynuzsuz olan koyuna kısas ödemektedir.

Babası savcı olan ve dünyadayken geometri sorularını çözemediği için üniversiteye giremeyen ve işsiz kalan kişi, ilahi adaletin savcısı tarafından başka bir masaya sevk edilir. Burada, mahcup bir şekilde ayakta dikilen bir kadın vardır. İlahi adalet işsiz gence şöyle seslenir: “Sen dünyadayken işsizdin. Senin için yazılan kadere karşı çıkıp bu kadının evine gece girdin ve onun evini soydun. Zaman, bu yaptığının bedelini ödeme zamanıdır. Verecek neyin var?” İşsiz genç ceplerini karıştırır. Ölürken yanında birikmiş parasını getirmeyi unuttuğu için cepleri boştur. Sorgulayan ses devam eder: “Bir dönem oruç tutmuştun. Bu orucu senden alıp bu kadına veriyorum.”

Bir önceki masada boynuzsuz koyun muamelesi gören işsiz genç, burada boynuzlu bir koyun halini alıvermiştir. Ve bu durum, yan yana dizilmiş milyonlarca, milyarlarca masa boyunca devam eder. Aynı şey, bütün insanlık için böyledir. Kimbilir belki de olayların geçtiği şehrin yöneticileri, “iki milyon kapasitesi bulunan şehre beş milyon kişiyi doldurmuş olduklarının hesabını verirken biriktirmiş oldukları tüm serveti bir masada bitirmişlerdir.

Resmetmeye çalıştığım bu olaylarla ilgili emin olduğum tek gerçek, bütün masalardaki “hüküm sahibi kişi”, hep aynı “KİŞİ”dir. Aynı anda her yerde bulunmaktadır.

Sanırım artık şu soruyu sorma zamanı geldi: İnsanlık, boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun hakkını alabilecek bir anayasa yapmaya güç yetirebilir mi? Buna güç yetiremeyeceğine göre, anayasamız “VİCDANIMIZ” olmalıdır. Ve bu anayasa, bir gün hesap vereceğimiz bilinci içinde yaşamayı bize telkin etmelidir.

Bu arada, masalardan birinde şöyle bir manzara yaşanmaktadır: Sekiz-on yaşlarında bir çocuk, yanlışlıkla kırdığı bardakların parçalarını topluyor. İlahi adalet, demek ki onu suçlu bulmamış, sadece bu kadarcık bir cezayı uygun görmüş.

 


GIZLILIK NOTU: Bu mesaj ve ekleri yalnizca gönderildigi kisi(lere) ozeldir ve gizlidir. Mesaj sizin adiniza degilse, içerigini ve varsa ekindeki dosyalari kimseye göndermeyiniz ya da kopyalamayiniz. Bu mesajin herhangi bir sekilde açiklanmasi, kullanilmasi, kopyalanmasi, yayilmasi veya mesaj içerigi ile ilgili olarak herhangi bir islem yapilmasi kesinlikle yasaktir. Böyle bir durumda lütfen göndereni uyarip, mesaji siliniz. Türkiye Vakiflar Bankasi T.A.O. bu mesajin içerigi ve ekleri ile ilgili olarak hiçbir hukuksal sorumlulugu kabul etmez.
CONFIDENTIALITY NOTICE: This message and attachments are confidential and intended solely for the individual(s) stated in this message. If you received this message although you are not the addressee, you are responsible to keep the message confidential. If you are not the intended recipient please notify the sender immediately and destroy this e-mail. Turkiye Vakiflar Bankasi T.A.O. does not accept legal responsibility for the contents and the attacments of this message.
Sn . Başkanım; ben Denizcilik Müsteşarlığından Ali Rıza DAL, mesajınızı aldım. Yeni anayasada bulunmasında mülahaza gördüğüm bir konuyu size iletmek istiyorum.

 

            Ülkemizde sivil toplum kuruluşlarının önemi her geçen gün daha da önem kazanmaktadır. Bu konu ile ilgili olarak, oda seçimlerinde büyük sıkıntıların olduğu, odaların mevcut yönetimlerinin değişiminin zor olduğu sizler tarafından da bilinmektedir. Öte yandan Oda yönetimlerinin oluşumunda seçilme şekillerinin doğru olmadığı kanaatindeyim. Bu konuda ki önerim, seçimlerde çıkarılan farklı listelerden bir tanesinin kazanarak üyeleri ile beraber yönetime gelmesi yerine, seçime en az üye sayısının % 5 oda üyelerinin imzası şartı ile listelerinin oluşumu sağlanarak seçime girme hakkının verilmesidir. Ayrıca, seçime giren farklı listelerden oluşan ve her listenin aldığı oy oranına bağlı olarak, seçim sonrasında her listenin aldığı oy oranına bağlı oda yönetimde yer almasının daha demokratik ve şeffaf bir yönetim anlayışı olacağı düşüncesindeyim.

 

            Saygılar sunarım.                   

a.dal@denizcilik.gov.tr

             

Değerli dernek başkanımız ve yöneticilerimiz biz üyelerinizi yeni
anayayasa sürecine dahil ettiğiniz için sizlere teşkkürlerimi sunarım.
Umarım bu süreç sağlıklı bir şekilde yürür ve milletimizin hayrına
sonuçlanır. Bu anayasa ülkemizde yaşayan tüm vatandaşlarımızın benim
anayasam diyecbileceği şekilde olmalıdır. Azınlıkların,alevilerin,
kürtlerin ve dindar insanların tüm sorunlarını çözebilecek,birlikte
yaşama kültürünü geliştirecek , insan merkezli,özgürlükçü bir anayasa
olmalıdır.Dili sade , anlaşılabilir, kısa, açık olmalıdır anayasa
hukukçularının bile (367 de olduğu gibi ) itilafa düştüğü herkesin
kendince yorumlayabildiği şekilde değil, net ifadelerin yer aldığı
toplum ihtiyaçlarına cevap verecek, kırmızı çizgilerden arınmış
toplumsal sözleşme niteliğinde olması gerektiğine inanıyorum.Sanırım
burada en çok tartışılacak konulardan biride laiklik ve özelliklede
baş örtüsü sorunudur anayasa ile birlikte bu konununda sorun olmaktan
çıkarılacağını ümit ediyorum yanlızca öğrenciler değil çalışanlar
içinde özgürlük alanının genişletileceğini düşünüyorum.Saygı ve
selamlarımla. Meral Uçar.

ucarmaral@gmail.com

 

Sayın Başkanım Merhabalar,

 

Ek'te sunduğum Anayasa Değişikliği Önerisi metnini, Sivil Anayasa platformu - Kocaeli Toplantısında kürsüden dile getirmiş ve yazılı rapor şeklinde de, o günkü konuşmacılardan Sayın Doç.Dr.Osman CAN beye teslim etmiş bulunmaktayım.

 

Bu çalışmalarda yapılan ve yapılacak olan tüm çalışmalarda emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerim ile

 

Sevgi ve saygılarımı sunarım.

 

Mustafa KALABALIK

 

YENİ ANAYASAYA DAİR BİRKAÇ ÖNERİ

Anayasalar, evrensel ilke ve standartları, toplumun değerleriyle bağdaştırma ve toplumun yozlaşan değer yargılarını, insani değerler çerçevesinde dönüştürme işlevlerine sahiptir. Bu noktada anayasalar toplumun değişimine öncülük eder ya da haklı insani talepler bağlamındaki toplumun değişim talebine uyar. Bu açıdan öncelikle, 66. Madde, halkımızın ve devletimizin birliğini ve bütünlüğünü zedeleyen ırk, kimlik sorunlarını ortadan kaldıracak şekilde yeniden düzenlenmeli, hâlihazırda ‘vatandaş’ı değil Türk’ü tanımlayan ibare kaldırılmalı, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimdir?” sorusunun cevabı verilmelidir. Zira ırkçılık, yozlaşmış bir değer yargısıdır.

Anayasanın 2. Maddesindeki ‘Atatürk milliyetçiliği’ ibaresi kaldırılmalı, Başlangıç’taki ilke ve inkılaplar vurgusundan vazgeçilmelidir. Zira Atatürkçülük düşüncesi, hem devletimizi ve toplumumuzu geçmişin gölgesinde bırakarak, değişen dünyanın ve ülkemizin değişen ihtiyaçlarına ayak uydurmaktan alıkoymakta, hem anlam açısından muğlaklığıyla, ideolojik menzilli vesayetçiliğe neden olmakta, hem de darbeci zihniyet tarafından bolca kullanılmakta ve halkın demokratik özgürlüğü istismar edilmektedir. Hukuk devletinin en önemli özelliklerinden olan kuvvetler ayrılığı ilkesi devletin birbirine denk organlara ayrılması ve bunlar arasında denetim ve denge esasına dayanır. Oysa yukarıda bahsettiğimiz hükümler özellikle yargı ve yasama organı arasında denge değil kaos yaratmıştır. Kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiş anayasamız kendiyle çelişen hükümler nedeniyle bu ilkenin bertaraf edilmesine neden olmuş, kuvvetler birbirinin işine karışır olmuştur. Bu ve benzer çelişkiler tespit edilmeli, kendi kendini sabote eden bir anayasa kabul edilmemelidir.

138. maddedeki “Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun ve vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” cümlesine ‘insan’ ifadesi iliştirilmelidir. Zira hukuk, kurallar bütünüdür ve kendi içinde bir yapıya sahiptir. Bu yapı, genel, soyut normlarla kurulmuş olmasından mütevellit, tek tek insanları tüm karmaşıklığıyla kavrayabilecek durumda değildir. Bu yüzden hâkim, yargılama ve hüküm kurma sürecinin başından sonuna kadar, bu yapı ve bu yapının kurduğu düzeni değil, insanı merkeze ve öne alarak düşünmelidir. Yani bir vaka karşısında ‘kuralı çiğnedin, düzeni bozdun’ denilmemeli, ‘bu insanı kuralı çiğnemeye iten psikolojik, sosyal, çevresel faktörler neydi, bu tercih miydi, zorunluluk muydu, bu olayda insanı, toplumun menfaatlerini göz ardı etmeden nasıl konumlandırabiliriz’ gibi sorular sorulmalıdır. Hâkimlik ödevine eklenecek insan vurgusu, gerek hukuk devletinin ideali olan devlet karşısında insanın korunması ve yüceltilmesi düsturuna uygundur, hem de dosya ve kâğıt parçaları arasına sıkışmış ‘insan’ı hâkimlerimizin aklına getirmesi bakımından elzem ve manidar olacaktır. Bu da belki, fakültelerde eğitimi verilemeyen sosyoloji, psikoloji gibi insani ilimlere ve felsefe, edebiyat, sanat gibi insanı anlama çabasındaki uğraşlara, hâkimlerimizin ilgisini çekme konusunda önayak olacaktır.

Bugün insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi kavramlar yüzyılların tecrübesi ve bilgi birikimiyle günümüzde evrensel normlar suretine bürünmüş ve ülkelere yol göstermektedir. Ne var ki bu değer sistemlerinin ortaya çıkışına Avrupa’daki mücadeleler önayak olmuş ve günümüzde medeniyet denildiğinde akla, bu tecrübelerden kısa bir zamanda hızla istifade etmiş Avrupa medeniyeti gelmektedir. Fakat bu medeniyetin gerek sosyo-ekonomik gerekse de siyasal sistemleri çatırdamaya başlamış, en bariz örnekleri olarak, günümüzde, kapitalizm yapısal krizlere mahkûm olmuş, Avrupa, tarihinde görülmemiş bir nüfus sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Ortaçağda alevlenen kilise karşıtlığı neticesinde Avrupa tanrıya küsmüştür. Refah tanımlarını ise salt maddi tatmine dayanan ve maneviyatı dışlayan materyalist bir zemin üzerine kurmuşlardır. Neticede yeni anayasamızın yapılma sürecinde özgürlük, eşitlik gibi kavramların Avrupa’dan kalma anlamlarıyla hesaplaşılmalı ve anayasanın ruhu bu sorgulama üzerine tesis edilmelidir. Örneğin Avrupa’nın dinlere karşı tarafsız devlet ilkesi olan laiklik muhakkak kabul edilmeli ancak Diyanet İşleri Başkanlığı bu ilkeyi zedeleyen bir kurum olarak değil bu ilkenin sakıncalarını yumuşatan bir kurum olarak varlığını yeni anayasamızda da korumalıdır. Zira insanın en bariz hakikati aciz olmasıdır; acziyet de ancak mutlak kudrete nispeten tanımlanabilir. Tanrıdan münezzeh ve insanı haddinden fazla kutsayan ve tanrılaştıran Avrupa insan hakları doktrininin kısa vadede başarılı ve kulağa hoş gelen öğretilerinin vadettiği gelecek karanlıktır. Bu bakımdan toplumun maneviyatı açısından birlik ve beraberliğini ve aziz ruhunu ayakta tutma bâbında diyanet işlerinin önemi yadsınamaz. Yine batılı toplumlarda bireycilik-yalnızlık-bencillik kısır döngüsü aile kurumunu çökertmiştir; özgürlük söylemleri bu açıdan da değerlendirilmeli aile kurumuna gereken önem verilmeli, birey özgürlüğünün, ahlakı yok edecek yorumlar ve kurumlarla, içinin boşaltılması önlenmelidir.

Kürt vatandaşlarımızın sorunlarının çözümünde ise açılım sürecindeki olumlu adımlar anayasal düzleme taşınmalıdır. Böylece teröristlerin halk desteğini tamamen kaybetmeleri sağlanacak, örgüt yok olmaya mahkûm edilecektir. Anayasa görüşmelerinde, bölge halkının haklarını savunduğunu iddia eden siyasi temsilcilere gereken saygı gösterilmeli, talepleri, makul sınırlar ölçüsünde değerlendirilmeli, en nihayetinde belki kabul edilmeyecek olsa bile özgürce tartışılabilmeli, bu tartışmalar kamuoyunun da bilgisine ve takdirine sunulmalıdır. Nitekim her şey enine boyuna tartışıldığında Kürt kardeşlerimizin menfaatine olan ya da zararına olan -yani terör örgütünün talepleri olan- hususlar tüm çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır. Nihayetinde demokratik zeminli bu tartışmalar, gereksiz ve zararlı noktaların ayrıştırılması ve daha verimli çözüm arayışlarına kapı aralaması bakımından elzemdir.

Yeni anayasamız lafzen insanı ve insani değerleri ön plana çıkarırken, bu lafız bir bütün olarak yani anayasa metni olarak ortaya çıktığında, ruhen de insanı ve insanın hakikatlerini kavrayabilen bir öze işaret etmelidir. Nasıl ki sanat eserleri, insan ruhundaki çelişkilere temas etmekle güzel ve yüce olanı açığa çıkarıyorsa; anayasa üzerinde de bir sanatçı duyarlılığı, ustalığı ve hassaslığıyla çalışılarak, yüzeydeki bütün farklılıkların, ayrılıkların ötesindeki, derinlerdeki bir olan, tek olan, insan olan özümüz, anayasamızdan buram buram çağlamalıdır. Tüm yurttaşlarımızın altını gönül rahatlığıyla imzalayabileceği bu sözleşme, ancak, istifade kaynaklarının hiçbir şekilde sınırlanmadığı, ilim, sanat, siyaset çevreleri ve toplumun tüm katmanlarının görüş ve düşüncelerinin, nihayet insancıl bir elekten süzüldüğü bir sürecin sonunda vücut bulabilir. İşte bu insancıl elek, insanlarımızın ta kendisidir; biz ki, tüm önyargılardan, gereksiz gurur ve kibirden, boş bağnazlıklardan sıyrılarak, eksiklerimizle, yanlışlarımızla yüzleşerek ve bu minvalde birbirimizin aynası olarak, hoşgörü ve samimiyet ekseninde, bu zorlu, ciddi ve yorucu sınavı, bir şölene çevirebilir, demokrasimizin bu şanlı zaferini tüm dünyaya tevazuuyla haykırabiliriz.

Mehmet S. Özmen

 

Biz Biriz İşte

Bu hır gür, bu savaş nereye dek?
Sen bensin işte, ben senim işte.

Zengin yoksulu hor görür, ne diye?
Sağ soluna yan bakar, ne diye?
İkisi de senin elin, ikisi de,
peki, kutlu ne, kutsuz ne?

Gerçi sarhoşum, yıkılmışım ama
doğru laf etmedeyim,
erkekçe konuşmadayım.

Ortada kendinden başka kimse komadan
girmeli cenge
kendi kendisiyle bile.

Hırsı bırak, kendini boş yere harcama.
Şu toprak altında çırak da bir, usta da.

Mevlana Celaleddin Rumi

 

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI

ÖNERİSİ

 

ANAYASANIN MEVCUT HALİNDE ÖRNEK MADDELERİ

Kanun önünde eşitlik

MADDE 10. – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. (Ek: 7.5.2004-5170/1 md.)Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.

 

Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması

MADDE 14. – (Değişik: 3.10.2001-4709/3 md.) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere,  Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.

Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

 

Temel hak ve hürriyetlerin korunması

MADDE 40. – Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlâl edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir. Kişinin, resmî görevliler tarafından vâki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANAYASA  DEĞİŞİKLİK  ÖNERİ  TEKLİFİ

 

ANAYASAMIZIN HER BİR VATANDAŞIMIZA TANIMAKTA OLDUĞU EŞİTLİK HAKLARI KONUSUNDA GERÇEKTEN EŞİT OLUNMASI SAĞLANMALI, KEYFİ UYGULAMALAR VE FARKLI YORUMLAR İLE “Eşitlik eşit insanlar arasında olur gibi” HAKSIZ VE HUKUKSUZ SÖYLEM VE UYGULAMALARA BOŞLUK BIRAKMAYACAK ŞEKİLDE KESİN HÜKÜMLER VE YAPTIRIMLARA YER VERİLMELİDİR.

 

 

 

GEREKÇELERİ  -  AÇIKLAMALARI

 

Kanun önünde eşitlik ilkesi ;

 

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” denilmekte,  “Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.” demek suretiyle her Türk vatandaşını eşit saymakta,  “Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar” demekte ve de, “Kanunlar Anayasa’ya aykırı olamaz.” demek suretiyle kanun koyuculara ve kurumlara sorumluluk yüklemektedir.

 

Ancak; birçok dava konuları incelendiğinde Anayasa ile tanınan bazı hakların kanunlaştırılması esnasında (“Örnek - 1 Kanun Teklifi”nde görüldüğü üzere) belirtilen “….Yönetmeliğinde gösterilir” gibi açıklamalardan yola çıkılarak, haksız yönlendirmeler ile eşitsizliklerin önü açılmaktadır. Yeni anayasamızda bu durumun kati olarak düzeltilerek anayasamızın her bir vatandaşımıza tanımakta olduğu eşitlik konusunda gerçekten eşit olunması sağlanmalı, yönetmelik hazırlamakla görevli kurum ve kuruluşların keyfi uygulamalarıyla eşitsizliklere sebep olunmaması,  “hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz” tanınamayacak şekilde kesin hükümler ve yaptırımlara yer verilmelidir.

 

ÖRNEK 1 - KANUN TEKLİFİ

 

Anayasamızın “Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması” konusundaki maddelerine göre;

“Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere,  Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz” demektedir.

 

17.09.2004 tarihli 25590 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanan, “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 1.Maddesinde “

 

5234 Sayılı Kanunun 36’ncı maddesinde yapılan değişiklikleri;

 

a) 36 ncı maddesinin "Ortak Hükümler" bölümünün (A) fıkrasının (12) numaralı bendinin (d) alt bendi aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir.

 

d) Memuriyette iken veya memuriyetten ayrılarak (87 nci maddeye tabi kurumlarda çalışanlar dahil) üst öğrenimi bitirenler, aynı üst öğrenimi tahsile ara vermeden başlayan ve normal süresi içinde bitirdikten sonra memuriyete giren emsallerinin ulaştıkları derece ve kademeyi aşmamak kaydıyla, bitirdikleri üst öğrenimin giriş derece ve kademesine memuriyette geçirdikleri başarılı hizmet sürelerinin tamamı her yıl bir kademe, her üç yıl bir derece hesabıyla ilave edilmek suretiyle bulunacak derece ve kademeye yükseltilirler. Şeklinde açıkça ifade edilmektedir.

 

Ancak oldukça açıklıkla ifade edilen “eşitlik” ve “Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması”  hükümlerine rağmen muğlak ifadeler ve gerekçelerle hak gaspına sebep olunmaktadır.

 

Örneğin; aşağıda görülen 1.EMSAL KARAR ve 2.EMSAL KARAR davalar incelendiğinde RED açıklamalarının ne kadar hukuksuz ve haksız sebeplerle verildiği anlaşılmaktadır.  

 

 

1.  EMSAL   KARAR

 

T.C. ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ Birinci Daire’sinin

 

Karar Dairesi:AYÎM.1.D.
Karar Tarihi:17.12.1991
Karar No: 91/2639-2722 E-K.
 

ÖZETİ:Astsubay iken gördüğü yüksek öğrenim nedeniyle intibakı yapılan kişinin sonradan gördüğü yüksek lisans öğrenimi nedeniyle ikinci kez intibakı yapılmaz.


926 sayılı Kanunun 137/c maddesi görevde iken yüksek öğrenimi bitiren astsubayların intibakının, 657 sayılı Kanunun İdari Hizmetleri sınıfında aynı yüksek öğrenimi bitirenler için tesbit edilen derece ve kademelerden başlamış kabul edilerek' yapılacağım hüküm altına almıştır. Kanunun açık hükmünden de anlaşıldığı üzere, madde de yalnızca yüksek öğrenimle ilgili ve bununla sınırlı bir intibak durumu düzenlemiş bulunmaktadır. Lisans üstü öğrenimden dolayı, ikinci bir intibakın yapılabilmesi için, burada konuya ilişkin statü kanunu bulunan 926 sayılı kanunda özel hüküm bulunması ya da, bu kanunun 657 sayılı Kanunun konuya ilişkin hükümlerine açık yollamada bulunması gerekmektedir. Ancak mevcut yasal düzenlemeler açıklanan bu iki hususa da kapalı bulunmaktadır.

 
Bunun yanında, 926 sayılı Kanunun 137 nci maddesinin (c) bendinde sözü edilen "Yüksek öğrenim"in "lisans üstü öğrenimi"de kapsadığına ilişkin bir yasal düzenlemede bulunmamaktadır.

 
Gerçekten, 2547 sayılı Yüksek öğrenim Kanununun 3/a ve 3/v-r maddelerinden "önlisan ve lisans öğrenimi"nin yüksek öğrenim olduğu, buna karşılık, lisans üzerine inşa olunan yüksek lisans öğreniminin yüksek öğretim olarak nitelendirilemeyeceği anlaşılmaktadır. 

 

 

2. EMSAL  KARAR

 

T.C. ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ Birinci Daire’sinin

 

Esas : 2001/1153

Karar : 2002/193

Tarih : 29.01.2002

 

ÖZET : 926 s. TSK. Personel Yasanın lisansüstü öğrenim sebebiyle astsubaylara kıdem verilmesi esası öngörülmediğinden; davacı astsubaya yüksek lisans kıdemi verilmemesi işlemi hukuka uyarlıdır.

 

 

KARAR METNİ :

…. 926 s. TSK.Personel Kanunu'nda astsubaylara yüksek lisans kıdemi verileceğine ait bir düzenleme olmaması sebebiyle olumsuz cevap verildiği anlaşılmıştır.

 

Bilindiği gibi, 926 s. TSK.Personel Yasası bir "statü" (Anayasanın 10. Maddesine aykırı) kanunudur. Bu kanunda yer almayan veya farklı statüde kişilere uygulanması ön görülen düzenlemeler sebep gösterilerek ilgililerin herhangi bir hak talep etmeleri hukuka uygun bir talep olarak değerlendirilemez. Konuya ait 926 s.  Yasanın 36ncı maddesi, Yasanın beşinci kısmının ikinci bölümünde yer almakta olup bu kısmın başlığı "Subay terfileri" şeklindedir. Madde başlığı ise "Nasıp Düzeltilmesi"dir. Astsubaylara ait düzenlemeler ise aynı Kanunu'nun 67nci maddesinden itibaren başlamakta ve gerekli görülen yerlerde subaylara ait maddelere atıflar yapılmaktadır. Astsubayların nasıp düzeltilmesi ile ilgili Yasa maddesi 83 ncü madde olup, bu maddede nasıp düzeltilmesi konusunda 36 ncı maddenin (a), (b), (e) bentlerine atıf yapılmasına karşılık, dava konusu yüksek lisans kıdemine ait 36ncı maddenin (d) bendine atıf yapılmamıştır. Dolayısıyla Yasa Koyucu böyle bir düzenlemeyi öngörmemiştir.

 

Eşitlik ilkesine aykırılıktan bahsedilebilmesi için aynı statüde olanlara farklı hükümlerinin uygulanması söz konusu olmak gerekir. Sair bir deyişle, farklı hukuki statüdeki kişilere farklı kurallar uygulanması, Anayasanın "eşitlik" ilkesinin ihlali anlamına gelmemektedir.

 

 

Halbuki ; 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu 3. Maddesinde ; Yükseköğretim Kurumları içerisinde enstitüleride saymakta olup, Aynı kanun maddesinin ( f ) bendinde, Enstitüleri: “Üniversitelerde ve fakültelerde birden fazla benzer ve ilgili bilim dallarında lisans üstü, eğitim - öğretim, bilimsel araştırma ve uygulama yapan bir yükseköğretim kurumudur.” ibaresi ile açıklamaktadır. 

 

Yine aynı kanunun ( t ) bendinde, “Lisans Üstü: Yüksek lisans, doktora, tıpta uzmanlık ve sanatta yeterlik eğitimini kapsar ve aşağıdaki kademelere ayrılır” demekte ve de (1) Yüksek Lisans: (Bilim uzmanlığı, yüksek mühendislik, yüksek mimarlık, master): Bir lisans öğretimine dayalı, eğitim - öğretim ve araştırmanın sonuçlarını ortaya koymayı amaçlayan bir yükseköğretimdir, diye de açıkça belirtilmektedir.

 

 

SONUÇ  :

Anayasamızda zaten var olan “EŞİTLİK” , “TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN KÖTÜYE KULLANILAMAMASI” ve  “TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN KORUNMASI”  konularındaki hükümlerin daha açık, kapsamlı ve yorum katarak engeller çıkarılamayacak şekilde somutlaştırılması konusunda yeniliklerin getirilmesi gerekmektedir.

 

           

Mustafa KALABALIK

Yazar, İktisatçı, Siyaset Bilimci

 

 

 

İletişim Bilgileri ;

 

Atatürk Mh. Yalıyolu Cd. Su Deposu Sk. No:4/5 Değirmendere / KOCAELİ

 

www.mustafakalabalik.com     *   info@mustafakalabalik.com

 

(533) 663 25 04

 

Kamuoyuna ;

 

Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinin;

Anayasa Mahkemesi,

Yargıtay ve Danıştay ile ilgili Hükümet Tasarıları Hakkındaki Değerlendirmeleri;

 

8 yılı aşan bir süreden bu yana devam Eden AKP iktidarıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde artık AKP’nin Derin Devleti inşa edilmiş durumdadır.

 

Daha önceki iktidarlar döneminde gerçekleştirilen nisbi partizanlaşmayla, hiçbir şekilde kıyaslanmayacak bir süreçten söz ediyoruz. Bu süreçte, bundan böyle devlet yönetiminde kritik görevlerde kamu görevlisi yoktur.

Kamu yönetiminde, Partinin Memuru vardır, Cemaatlerin memuru vardır.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin Valileri’nin önemli bir bölümü Devlet’in Valisi olmaktan çıkmış durumdadır. AKP’nin İl Başkanlıklarıyla eşgüdüm içinde görev yapan ve Siyasi İktidarın Ajanı durumunda olan görevliler haline gelmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’den Yönetilmemektedir. Bu süreçte Başbakanlık, Adalet ve İçişleri Bakanlıkları kilit rol üstlenmişlerdir.

 

Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı, sayılarının 500’e ulaştığı ifade ve iddia edilen yabancı istihbaratçının varlığıyla ilgili olarak ısrarla sorulan sorulara, “Ben de bilmiyorum” diyebilmektedir.

 

Bunu söyleyen İçişleri Bakanı’na, ızdırap içinde Sen hangi ülkenin Bakan’ısın, taşeron Bakan’mısın ?” demek zorunda kalıyoruz.

 

Türkiye Cumhuriyetinde TİB yoluyla , yasa dışı telefon dinlemeleri yoluyla , Telekomünikasyon yoluyla , gizli tanık terörü yoluyla ; Başbakanlık , İçişleri ve Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan “illegal karargahın” varlığını doğrulayan gelişmeler yaşanmaktadır.

 

Türkiye Cumhuriyetinde 4 Mayıs 2007 tarihli Dolmabahçe görüşmesiyle birlikte, “sivil-asker işbirliğiyle” post-modern bir darbe gerçekleştirilmiştir. Bu darbe üzerine 22 Temmuz 2007 seçimleri şekillenmiştir.

 

5 Kasım 2007 tarihli Erdoğan-Bush görüşmesiyle de bu süreç uygulamaya sokulmuştur.

 

Adalet Bakanı , ABD’ne 24 saatliğine gitmekte, gizli görüşmeler yapmakta, ancak kamuoyuna tatminkar hiçbir açıklama yapılmamaktadır.

 

Siyasi iktidar, kamu yönetimi içinde kendi Devletini yarattığı gibi ; sivil toplumu sindirmiş, birkaç istisna dışında sivil toplum ve meslek kuruluşları muhalefet edemez hale gelmiştir. Anayasal çerçevede muhalefet görevini yapmak isteyen ve sayıları son derece sınırlı olan meslek odaları ve kuruluşlar ise, medya yapılanmasındaki kuşatma ve çıkar ilişkileri sebebiyle sesini duyuramaz hale gelmiştir.

 

Basının bir kısmı , siyasi iktidar tarafından çıkar ilişkileri içinde “yandaş sözcü” olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda ele geçiremediği ve artık sınırlı hale gelen diğer basın grupları ise, vergi soruşturması yoluyla sindirilmiş, etkisiz hale getirilmiştir. Bu gruplardaki yazar kadroları ve televizyon programları bile artık siyasi iktidar tarafından dizayn edilmektedir. Bu medya gruplarındaki programlarda mutlaka siyasi iktidarın bir ya DA birkaç sözcüsü programlarda görev üstlenmektedir.

 

Türkiye’de, Devlet yönetiminde; “Benim Memurum, Benim Müsteşarım, Benim Bakan’ım…” döneminden sonra, “Benim Yargıcım” dönemi yeni HSYK yapılanmasıyla birlikte ; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarıyla hayata geçirilmek istenilmektedir.

 

Türkiye Cumhuriyeti; demokratik, laik ve sosyal hukuk

Devletinin tüm direnme unsurlarını ve hayatiyetini yok Eden ;

Rejimi Faşist bir yapıya dönüştüren sürecin nihai aşamasıyla

karşı karşıyadır.

 

Uygulanan sosyo ekonomik politikalarla Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, Cumhuriyet tarihi boyunca kazandıkları “özgür birey” kimliğinden uzaklaştırılmakta, tebalaştırılmaktadırlar. Sadaka kültürü toplumsal bir olguya ve temel bir devlet politikasına dönüştürülmüştür. Gelir dağılımı adaletsizliği uçurum boyutlarına varmıştır.

 

 

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in,

1995 yılında yayımlamış olduğu makaledeki görüşler,

AKP iktidarıyla birlikte adım adım ve maharetle

Hayata geçirilmiştir.

 

Türkiye’de laiklik ilkesinin yerini , İslamla bütünleşmesi ve daha Müslüman bir yapıya devretmesi gerektiğini , artık bunun zamanın geldiğini ifade Eden Ömer Dinçer; aslında Başbakan’ın sözcüsü konumundadır. Kutsal değerlerimizi ve İslamiyeti istismar ederek , faşizmi kurumsal hale getirmek isteyen siyasi iktidarın önündeki en önemli engel ise Yargı’dır.

 

Bu gün görüşülmekte olan tasarılar Yargı engelini

tümüyle bertaraf etmenin ve rejimi dönüştürmenin

Nihai aracı haline gelmiştir.

Türkiye, Cumhuriyet ve Demokrasinin kazanımlarını

Kaybetme noktasına gelmiştir.

 

Bu sürecin kaçınılmaz sonucu ise, Devlet olarak dikta yapılanması , toplumsal olarak DA bölünmedir, ayrışmadır.

 

Karartma, bilgi kirliliği ve takiyye konularında yakın tarihin en büyük demagoglarından olan Başbakan; Göbels propagandası ve Makyavel yöntemleriyle ; Türkiye’yi hem ekonomik olarak , hem siyaseten ve hem de kültürel olarak müstemleke bir ülke haline getirme misyonunu büyük ölçüde başarmış durumdadır.

 

Başbakan’ın deyimiyle, Türkiye “Bölgenin Süpermarketi” haline getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşları ise bu süpermarketin “kayıt dışı çalışanları ve bekçisi” konumundadırlar.

 

1919’larda başarılı olamayan, amacına ulaşamayan

Emperyalizm , AKP’nin “işbirlikçi “ anlayışıyla bugün

önemli bir mesafe almıştır.

 

Böyle bir tablo içinde Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarılarının teknik ve hukuki olarak değerlendirmesini yapmanın pratik bir anlamının olamayacağı açıktır.

 

Sadece şunları söylüyoruz;

 

Tüm yargı mekanizması ve kazanımları; yeni oluşturulan

Ve birçoğunda Yargıçlık misyonu bulunmayan

Anayasa Mahkemesine boğdurulmak ve hegomanyasına

Sokulmak istenilmektedir.

 

Bugün için Yargıtay ve Danıştay’a egemen olamayan

Siyasi iktidar, Yargıtay ve Danıştay’ı Anayasa Mahkemesi

aracılığıyla ezmek ve etkisiz kılmak istemektedir.

 

Anayasa mahkemesi içinde Başkan aracılığıyla bir “Dikta Makamı” oluşturulmaktadır.

 

Siyasi İktidar, doğrudan kendisine tabi olan Anayasa Mahkemesi yoluyla ; 2011 seçimleri sonrası planladığı yeni anayasa düzenlemesiyle , hukuk ve demokrasiye nihai darbeyi vurmayı amaçlamaktadır.

 

Anayasa Mahkemesi , Yargıtay ve Danıştay gibi Kurumlar faşizmi hedefleyen iktidarlar için başlangıçta alt edilmesi gereken , üzerlerinden atlanması gereken kurumlardır. Ancak iktidar , Devlet’i ele geçirdikten sonra artık bu Kurumlar , faşizmin demir pençesini oluşturan faşist yargı kurumlarına dönüşürler.

 

Yıl 1933….

 

Nazi İktidarının, yeni iktidara geldiği ve henüz yargı üzerinde tam olarak denetim sağlayamadığı yıllar…

Reichstag yangınıyla ilgili davada yargılanan 4 komünistten 3’ünü Alman Yüksek Mahkemesi beraat ettirir. Hitler ve Göering çok sinirlenir. Bu davalar Yüksek Mahkemeden alınır , yeni kurulan Halk Mahkemesine aktarılır.

Yeni Mahkeme , kısa sürede ülkenin en korkunç mahkemesi olmuştur. Türkiye’de de bu misyonu üstlenen Mahkemelerin artık söz konusu olduğunu yeri gelmişken ifade ediyoruz. Hitler’in Mahkemelerinde meslekten gelme 4 Yargıç vardır. Diğer 5 Yargıç ise S.S’lerden ve Ordu’dan seçilmişlerdi. Böylece çoğunluk meslekten gelmeyen yargıçlardan oluşuyordu.

 

Ortaya çıkan 2 gerçek vardır.

 

Naziler, Yüksek Mahkeme Yargıçlarının kendi kontrolleri altındaki kurumlardan seçilmesini sağlıyorlar. AKP bunu daha da ileri götürüyor. Sadece Yüksek Mahkemeleri değil, İlk Derece Mahkemelerinde de bunu başarıyor.

 

İkinci gerçek ise şudur; Nazi Mahkemelerindeki Yargıçların bir kısmı meslekten yargıç yani Nazi İktidarından önce de Yargıç olanlar… bunlar ya Naziler iktidara gelince Hitler’e boyun eğmiş insanlar ya da başından beri faşizme inanmış olanlar …..

 

Bu açıdan, bugün demokrasi nutukları atan, hukukun

üstünlüğünden bahseden bazı Yargıç ve Savcıları, şayet

bu süreç engellenmez ise , yarın öbür gün hukuku ortadan

kaldıran , faşist yargı sisteminin en tepesindeki insanlar

olarak göreceğimizden kimsenin kuşkusu bulunmasın.

 

Faşist yargı işte böyle adım adım oluşur.

 

Bir siyasi iktidar, faşizmi adım adım Devlet yapısı içinde kurumsal hale getiriyorsa, çağdaş anayasalarda düzenlenen temel hak ve özgürlükleri gasp ediyorsa; orada artık insan hakları evrensel sözleşmelerinde ve uluslararası sözleşmelerde düzenlemesi yapılan “baskıya ve faşizme karşı direnme hakkının” meşru şartları oluşmuş demektir.

 

Türkiye Cumhuriyetinin tüm yurttaşlarını, bu “açık ve yakın tehlikeye karşı” uyarıyor, anayasal ve meşru zemin içinde toplumsal haklarını kullanmalarının zorunluluğunu dile getiriyoruz. Gün o gündür.

 

Tüm yurttaşlarımızın ve sivil toplumun dikkatlerine saygıyla sunulur.

 

 

M.Akif Hamzaçebi

CHP Grup Başkanvekili

Trabzon Milletvekili

 

 

 

Atila Emek Mehmet Ali Özpolat Atilla Kart

Antalya Milletvekili İstanbul Milletvekili Konya Milletvekili

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şahin Mengü İsa Gök

Manisa Milletvekili Mersin Milletvekili

 

 

 

 

 

Halil Ünlütepe Turgut Dibek Ali Rıza Öztürk

Afyonkarahisar Milletvekili Kırklareli Milletvekili Mersin Milletvekili

 

 

 

 

 

Rahmi Güner Ali İhsan Köktürk

Ordu Milletvekili Zonguldak Milletvekili

 



--
SEVGİ VE SAYGILARIMLA

İnsani Değerler Derneği Erzurum Şubesi olarak; yeni Anayasanın daha demokratik ve özgürlükçü olması yönünde verilen tüm yapıcı önerilere destek veriyoruz.Yeni anayasamızın bu ülke vatandaşlarının  insan olma sıfatları dışında başka hiçbir tanımlama yapmadan, evrensel  kapsayıcılıkla inşa edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

 

 Biz bu ülkenin aydınları tarafından defaatle dile getirilen bir çok öneriyi tekrar zikretmek istemiyoruz.

 

Ancak İnsan hak ve özgürlüklerine ve de insani değerlere büyük katkısı olacağını düşündüğümüz, çok hukuklu sisteme geçişe imkân tanıyan maddelerin bu anayasada yer bulması gerektiğini düşünüyoruz.

 

Yeni anayasamızın tüm insanlığa hayır getirmesi dileğiyle….

 

İDD Erzurum Şubesi

 

Değerli Dernek Yetkilisi;

Yeni Anayasa ile ilgili Erzurum İnsani Değerler Derneği Şubesi olarak
belirttiğimiz fikirleri ekte bulabilirsiniz.
Teşekkürler
İyi çalışmalar

Erkan EFEKAN
İDD Erzurum Şubesi Başkanı

 

sevvalnazefekan@hotmail.com

 

 

 

 

YENİ

T.C. ANAYASASI

Hakkında Bazı Teklifler

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş

(T.B.M.M Anayasa Komisyonu Eski Üyesi)

 

 

 

 Çatalca, İSTANBUL

Ağustos 2011

 

 

 

İçindekiler

YENİ ANAYASANIN BEŞ ESASI 4

1- Türkiye Cumhuriyeti Devletinin İstiklali, (İstiklal prensibi). 4

2- Vatan Toprakları ve Milletin Bölünmezliği, (Bütünlük Prensibi). 5

3- Demokrasi ve İnsan Haklarına Dayalı Cumhuriyet. (Cumhuriyet Prensibi). 5

4- Ortak Milli ve Manevi Değerlerimiz (Kimlik). 5

5- Gelişmiş Türkiye ve Güçlü Ordu. 6

BAŞLANGIÇ. 7

Başlangıç Gerekçe: 8

Omzumdaki Gözyaşları: 12

Türklük ve Etnisite: 16

Değiştirilme Hükmü ve Darbeler: 19

Eşitliğin Korunması: 20

Din ve Vicdan Hürriyeti: 21

İkinci Bölüm ve Müteakip Kısımlar: 24

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Hayat 25

Devletin görevi: 25

Ailenin ve Çocukların Korunması: 25

Türkçenin yaygınlaştırılması: 27

İlim, Araştırma ve Öğretim Hürriyeti: 29

Yüksek Öğretim Koordinasyon Kurulu: 31

Yabancıların Durumu: 33

Sendikalar ve Toplu Sözleşme. 36

İşçi ve İşveren İlişkileri: 37

Tarih, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması 37

Seçimler ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakları: 38

Siyasi Partiler: 38

Türkiye Büyük Millet Meclisi: 40

Milletvekili Sayısı: 40

Milletvekili Yaşı ve Mezuniyeti: 41

And İçme: 41

Cumhurbaşkanı Görev ve Yetkileri: 42

Milli Savunma. 43

Genelkurmay Başkanlığı 44

Kurumlar. 44

Anayasa Mahkemesi 44

Geçici Hükümler. 44

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİ ANAYASANIN BEŞ ESASI

Türkiye’mizin devamlı gelişmesi, için temelde, ülkemizin istikrar içinde bulunması ve siyasî ve sosyo-ekonomik yapının milletçe üzerinde mutabık kaldığımız bazı sağlam esaslara dayanmış olmasına bağlıdır. Bu millî mutabakatın hukukî belgesi ise “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası”dır.

Türkiye’miz, cumhuriyetle birlikte ve son 50 yıldan beri çeşitli alanlarda gelişmesini, sosyo-ekonomik kalkınmasını sürdürüyor. Bu “Cumhuriyet Dönemi”ne yani 90 yılı kapsayan sürece bir bütün olarak baktığımızda gelişmenin yavaşladığı hata kalkınmanın eksi olduğu, yani Gayri Safi Milli Hâsıla (GSMH)’nin gerileyip, azaldığı zaman ve seneleri de görmekteyiz. Bu olumsuz yılları daha yakından incelediğimizde, bunların siyasi ve sosyal bakımdan ülkenin çalkantılı, istikrarsız, çatışmalı, gergin bir ortam içinde olduğunu gözlemleriz. Daha kısa bir ifade ile istikrarsız dönemler, ülkemizi pek çok alanda geriletmiş, buna karşılık istikrarlı, huzurlu ve çatışmasız yıllarda ise kalkınma ve gelişme devamlı olmuştur.

Bu istikrarsızlık, karışıklık ve darbeler sürecine “Anayasa Krizleri” de eşlik etmiş ve Anayasalarımız son 50 senedir sürekli değişimlere uğramıştır.

Türkiye’mizin tarihi ve milli yapısı itibariyle, derin, sağlam, bütünleştirici, ayrımcılığı ve istikrarsızlığı önleyici bir mutabakat, şu beş esasa dayanma zaruretini ortaya çıkarmaktadır. Bu temellere dayanan bir Anayasa çok daha uzun ömürlü olacaktır:

 

1- Türkiye Cumhuriyeti Devletinin İstiklali, (İstiklal prensibi)

İstiklal prensibi, şüphesiz ki, fazla izaha ihtiyaç göstermemektedir. Bir milletin varlığını sürdürebilmesinin tek ve en önemli şartı bağımız bir devlete sahip olmasıdır. Dünya milletleri arasında Türklerin belki de en önemli ayırıcı farkı, tarihi boyunca hep devleti olması, o devletin yönetimi altında bağımsız yaşayıp başka devletlerin sömürgesi haline gelmemiş olmasıydı. Karanlık mütareke yıllarında, İstanbul işgal altında iken dahi, Ankara’da müstakil devletimizin bayrağı T.B.M.M.’de ve Ankara Kalesi’nin en yüksek burcunda gururla dalgalanıyor ve ordumuz milletimizin içinden çıkarak onun en kudretli koruyucusu durumundaydı.

Şüphesiz ki günümüz dünyasında, milletler, birbirleriyle çok sıkı işbirliğine, devlet yönetimleri “entegrasyon”a (bütünleşmeye) gidebiliyorlar. “Avrupa Birliği” gibi modeller gerçekleştiriyorlar. Yani “Karşılıklı Bağımlılıklar” ortaya çıkıyor. Fakat bu modeller her devletin istiklalinin özüne dokunmadan, anayasalarında özel şartlarla, gerçekleştiriliyor. Hiçbir AB üyesi milli bağımsızlığını kaybetmiyor. 2009 yılının Ekim ayında Nahcivan’da imzalanan “Türk Konseyi” Anlaşması da bu niteliktedir.

 

2- Vatan Toprakları ve Milletin Bölünmezliği, (Bütünlük Prensibi)

Bugünkü dünyamızın somut şartları, yeni devletlerin kurulması, ülkeden ülkeye büyük göçler vs. Müstakil devletler içinde “çok kültürlülük” gerçeğini doğurmuştur. Bunlar, kültürel, dini, etnik topluluklardır. Bu gruplar ve yerli etnisiteler, millet ve toprak bütünlüğünü parçalayıp, bozmadan iç içe yaşamaktadırlar. Bu, pek çok ülkede görüldüğü gibi, 21. Asrın bir evrensel özelliğidir. Türkiye’mizde, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sonucunda, kaybedilmiş topraklardan pek çok etnik grup ülkemize göç edip yerleşmişlerdir. Ayrıca yerli etnik topluluklar da vardır. Bu topraklar onların da vatanıdır. Fakat etnik toplulukların mevcudiyeti milletin ve devletimizle vatanımızın parçalanmasına yol açamaz. Millet varlığının bölünmesi, oradan hareketle vatan topraklarının ayrılması şüphesiz ki kabul edilemez. Bütünlük Prensibini milletçe korumamız, bütün problemlerimizi buna sadakat göstererek çözmemiz gerekir. Etnisite özelliği taşıyan topluluklar kendi dillerini kullanmak ve kültürel özelliklerini yaşamakta serbesttirler.

 

3- Demokrasi ve İnsan Haklarına Dayalı Cumhuriyet. (Cumhuriyet Prensibi)

Çağımızın en gelişmiş siyasi rejim şekli cumhuriyet olmuştur. Bu rejim sadece bir halk idaresi ve hâkimiyeti ölçütleriyle kalmamış ve fakat aynı zamanda, özellikle 2. Dünya Harbi sonrası, gerçek demokrasi ve insan hakları boyutları ile evrensel olarak yaygınlaşmıştır. Şekli cumhuriyet rejimlerinin demokrasi, insan hak ve hürriyetleri ile derinleşmiş olması fert ve toplulukları daha mesut kılmış ve dolayısıyla devletlerine içten bağlılıkları ve toplum olarak kaynaşmalarını takviye etmiştir.

Türkiye’mizde de demokrasi ve insan haklarına saygı gösterilmesi daha da gelişirse milli birlik ve bütünlüğümüz o ölçüde güçlenecektir.

Yeni Anayasada ferdi insan hak ve hürriyetleri bu açıdan yer almalıdır. Cumhuriyetimizin şekli “Demokratik Cumhuriyet” olmalıdır.

 

4- Ortak Milli ve Manevi Değerlerimiz (Kimlik)

Yukarıda işaret edildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak pek çok etnik grubu topraklarında barındırmaktadır ve bu etnisitelerin, eşit vatandaşlar olarak tümü “Türk Milleti”nin asli unsurları olarak ulusumuzu meydana getirmektedir. “Türk” isimlendirmesi kadim zamanlardan beri Çin ve daha sonra Avrupa kaynaklarında ortaya çıkmıştır. Yani 1923 Cumhuriyetin bir ürünü değildir. Türkistan’da ve Anadolu-Rumeli coğrafyasında asırlar boyu beraber yaşamış etnik Türklerle diğer gruplar, tarihin akışı içinde kaynaşmış ve “ortak milli ve manevi değerler” e sahip olmuşlardır. Etnik özellikleri tahrip etmeden bu “Bir Millet” olmanın müşterek değerlerini koruyup devam ettirmeliyiz. Bunlar: Din, dil, müşterek tarih, kültür, adet ve geleneklerdir. Bu müşterekler, asla, “asimilasyon” açısından değerlendirilmemelidir.

Milli ve manevi değerlerimizi yıpratan her girişim, anlayış ve uygulama millet bütünlüğümüzü sarsan bir darbe niteliğindedir.

 

5- Gelişmiş Türkiye ve Güçlü Ordu

Yukarıda saydığımız dört madde bir bütün teşkil etmektedir. Fakat dünyamızın bir “milletler yarışı” dünyası olduğunu asla unutmamalıyız. Bu yarışta geride kalmak ve zayıf düşmek varlığımızın tehlikeye girmesi sonucunu doğurur. Bu tehlikeye karşı en geçerli teminatımız gelişmiş bir ülke ve ekonomi ile kesin caydırıcı teknolojiye sahip milli bir ordudur. Bugünün dünyasında savaş araçları ve teknolojisi en üst derecede geliştirilmiştir. Bir ülkenin toprak bütünlüğü istiklâl ve hürriyetlerinin, nihaî hesapta, asıl teminatı silahlı kuvvetleridir. Ordumuzun caydırıcılığı, barışın en güvenilir garantisidir. Halkımızın “Peygamber Ocağı” dediği silâhlı kuvvetlerimizi yıpratmaya ne sivillerin ne de bazı mensuplarının hakları vardır. Bu iki hedefle birlikte, demokrasi, insan hakları, sosyal adalet ile milli kimlik sağlam bir şekilde gerçekleştirilmelidir.

Bunlar birbirlerini bütünleyen niteliklerdir.

 

 

 

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANKARA 2011

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BAŞLANGIÇ

 

“İnsanlık tarihinin çok uzak geçmişinden beri, Türk milleti varlığı ve kimliğini devam ettirmiştir. Sultan Alpaslan, Osmangazi, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, İkinci Sultan Mahmut ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük öncü ve kahraman, devlet başkanları, şanlı tarihimizde yer alan müstakil devletlerimizin unutulmaz yöneticileri olmuşlardır.

Bugün, Türkiye Cumhuriyeti aziz Türk milletini; İstiklâl, adalet, eşitlik, hürriyet, insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve gelişme ilkelerine kesin ve kararlı bir inançla sadık kalarak ve Yüce Yaratanın korumasıyla sonsuza kadar yaşatıp, yükseltecektir.”

 

 

 

 

 

 

 

 

Başlangıç Gerekçe:

İstiklaline sahip toplumlar “Devlet”lerini kurarak var olmaktadırlar. Konuya bu açıdan bakıldığında, “Devlet”in en kısa tariflerinden biriside: “Toplumların, kendi varlıklarını sürdürebilmek ve daha ileri seviyedeki hedeflerini gerçekleştirebilmek için teşkilatlanmış halidir.” Bu teşkilatlanma, bir başka deyimle “Devlet Olma” öncelikle o toplumun vazgeçilmez ihtiyaçlarına ve gelecek için beklentilerine cevap verecek, onları karşılayacaktır. Bunlar kısaca: Adalet ve güvenliği sağlamak, dış tehditlere karşı kuvvet hazırlayıp savunmayı temin etmek, her türlü kamu harcamalarını karşılamak için Maliye sistemi kurmak refah ve gelişmeyi gerçekleştirmek gibi görevlerdir.

Türk toplumları da çok eski çağlardan beri çeşitli coğrafyalarda “Devlet”ler kurup müstakil yaşama irade ve gücünü, kudretini gösterdiği için bu “Anayasa” çalışmasının ‘Başlangıç” kısmında Türk Devletlerinin kurucularından ve başkanlarından ön safta olan bazılarını sembol olarak zikrettik. Bu geçmiş, uzun asırlara dayanan tarihî derinlik, halen mevcut ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın üyesi ve sayıları 200’e yaklaşan devletlerden belki de iki haneli sayıları bulmayan çok nadir bazılarına ait özelliktir. Bugünkü ve gelecekteki bütün nesillerimiz, atalarımızın bize bıraktığı bu muhteşem tarihî mirası şuurlarında daima yaşatmalıdır. Bizler esir olmayan bir milletin nesilleriyiz.

Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 9 parlak yıldız bu büyük mirası bize hatırlatan sembollerdir. TBMM’nin genel kurulunun tavanında salonu aydınlatan 9 devasa avizenin de aynı mirasa işaret ettiğini hatırlayalım.

Başlangıç metninin ikinci kısmında ise bugünkü modern Türk halkının halen ve gelecekte takip edeceği temel ilkelerden en hayati ve evrensel olanlar sayılmaktadır. Şüphesiz ki milletimiz ve devlet için çok önemli olan başka ilkeler de vardır. Bunlar “sosyal”, “dünyevilik”, (laiklik) vs gibi esaslardır. Fakat bu nitelikte olanlar Anayasanın maddelerinde yer alacağı için “Başlangıç”ta sayılmamıştır.

Anayasa belgelerinde, bir milletin bugünkü ve gelecekteki varlığı, istiklâl, hürriyet ve refahı için vazgeçilmez irade beyanı olduğundan “Başlangıcın” bitiş cümlelerinde Cenab-ı Hakk’ın koruyucu sıfatı yer almıştır. Pek çok ilkenin Anayasalarında benzer ulvi, ilahî atıflar mevcuttur.

Yeni Anayasamız için yeni bir Başlangıç yazmak zarureti; 1982 Anayasasında yer alan metnin uzun, siyasî bir ideolojinin örgülenmesi ve çapraşık ifadeler kullanılmış olmasından dolayı doğmuştur.

I-                   Devletin Adı ve Şekli:

Madde 1 - Devletin Adı “Türkiye Cumhuriyeti”dir. Türkiye Devleti Demokratik bir cumhuriyettir.

“Türkiye Cumhuriyeti” Büyük öncü Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından kurulduğundan beri bu isim hep devam etmiştir. Değişmemelidir. “Cumhuriyet” kavram ve terim olarak kendiliğinden bizatihi “Demokrasi”yi kapsamamaktadır. Bu durum hem uygulamada ve hem de siyaset literatüründe böyle olmuştur. İkinci Dünya Harbinden (1939-1945) önceki dönemde “Krallık” yönetimleri terk edilerek birçok ülkede ve özellikle Avrupa Kıtası’nda “Cumhuriyet” isimlendirilmesine sahip siyasî rejimler ortaya çıkmıştır. Bunların pek çoğu gerçek “Halk idaresi” niteliğinde değil ve fakat tam aksine diktatorya idareleriydi. İspanya, İtalya, Almanya, Romanya, Rusya önde gelen örneklerdir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ismindeki Cumhuriyet vasfına rağmen, tarihin en baskıcı, Stalin ve diğerlerinin diktatörlüğüne dayanan ağır zulüm rejimleriydi.

Halende, günümüzde, devletlerinin ismi ”cumhuriyet” olup ta, parti ve şahıs diktası ile yönetilen ülkeler mevcuttur.

Türkiye’mizde de özellikle 1960 yılını takip eden senelerde çeşitli “Hükümet ve Meclis Darbeleri” vukuu bulmuş. Ardı ardına gelen dikta yönetimleri “Halk idaresi” ve dolayısıyla “Milletin iradesine” dayanan siyasî rejim demek olan, Anayasamızda yer alan “Cumhuriyet”i manasında ve uygulamada tahrip etmişler ve fakat yapılan Anayasalarda “Cumhuriyet” terimini muhafaza etmişlerdir.

Hâlbuki milletimizin her dönemde teyiden İstediği ve 1946 yılından beri rejim şekli “Demokrasi” olmuş ve her fırsatta seçim oylamalarında iradesini “çoğulcu” “Demokratik Cumhuriyet” lehine kullanmıştır. Hükümet ve TBMM’ne karşı yapılan darbelerle demokratik yönetim şekli kaldırılarak gerçek anlamında “Cumhuriyet”e karşı darbe yapılmış olmaktadır. Öyleyse halkımızın başından beri içten benimsediği Cumhuriyeti, çağımız dünyasında, Yeni Anayasamızda olmazsa olmaz niteliği ile birlikte zikretmemiz hayatî önem taşımaktadır. Dolayısıyla Devletimizin şeklini ifade ederken “Demokratik Cumhuriyet” demek daha uygun olacaktır. Darbe fikirlerini oluşturanların gerçekte bir iktidarı değil ve fakat aynı zamanda “Cumhuriyeti” tahrip ettiklerini net bir şekilde görmeleri sağlanacak ve toplum direnci daha güçlü hale gelecektir.

1982 Anayasasında yer alan ve “Cumhuriyetin Nitelikleri”ni sayan 2. Maddenin açıklığa kavuşturularak yeniden yazılması zarureti vardır. Yeni ifade şekli olarak şu metin kabul edilebilir:

“Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzur, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, hedefleri sosyal, iktisadi ve kültürel gelişme olan Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, dünyevi bir hukuk devletidir. “  *

1982 Anayasasının 2. Maddesinde iki virgül arasında yer alan “Atatürk Milliyetçiliği” tabiri bizim yukarıda teklif ettiğimiz ifadede açıklık kazanmaktadır.  Bu tabire netlik kazandırmak bir zaruretten doğmaktadır. Çünkü çeşitli marjinal siyasî ve ideolojik cereyanlar rahmetli Atatürk’ün görüşlerini çarpıtarak, Türkiye’de ve özellikle de 1960 darbesini takip eden yakın geçmişten bugüne kadar kendi totaliter ve milletimizin temel, kök manevi değerlerini zayıflatmak maksadıyla “Atatürkçülük” isimlendirmesi ile yaymak ve bazı zorlama usulleri ile hakim kılmak istemişlerdir.

Gerçekte ise büyük öncü Atatürk’ün bu marjinal diktacı ve militan görüşleri benimsememiş olduğu aşikârdır. Atatürk hakkında yapılan ciddi ilmi çalışmalara, bu arada merkezi Ankara’da bulunan “Atatürk Araştırmaları Merkezi”nin yayınlarına bakıldığında O’nun temel görüş ve hedefleri açıklıkla görülür. Hiç şüphesiz ki bunlardan önde gelen bir inancı milletimizin “Muasır Medeniyet” seviyesini gerçekleştirmesi bir diğeri de, TBMM bahçesindeki heykelinde yer almış olan “Cumhuriyet Kültür Demektir.”vecizesidir. Bu ifadeler “Atatürk Milliyetçiliği” deyimini isabetli bir manaya kavuşturmaktadır.

Anayasamızın 2. Maddesi için bizim yaptığımız ikinci değişiklik “laiklik” kelimesi, terimi yerine “dünyevi” teriminin kullanılmış olmasıdır. Bu değişikliğin asıl sebebi bu terimin hem uygulamada ve hem de bazı sosyal ve siyasî gruplar tarafından çok olumsuz, militanca ve millet bütünlüğünü bölücü tarzda anlaşılıp, sonu gelmeyen tartışma ve gerginliklere yol açmış olması ve toplum huzuruna zarar verici bu görüş ve davranışların halen devam etmesidir.

Aziz meslektaşım, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin değerli Anayasa Profesörü, TBMM Anayasa Komisyonunun âlim Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu, Anayasa Hukuku alanın temel kaynaklardan başta gelen eserinde 2. Maddedeki laiklik kavramı için şu açıklamayı yapmaktadır: (Sayfa 56)

“... Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bi muameleye tabii kılınmaması manasına gelir.”

Değerli meslektaşımızın bu görüşüne katılıyoruz ve bu yorumun doğru olduğunu teyit ediyoruz. Fakat konunun, paralarda olduğu gibi, bir diğer yüzü de vardır. Soyut kavramlar ilmî, hukukî, içtimaî terimler toplumda yaygın biçimde kullanılıp anlaşıldığı şekilde mana kazanırlar. Lâiklik terimi, ülkemizde uygulama bulduğu hallerde öncelikle kamu otoritesini kullananların din alanına keyfi ve baskıcı bir şekilde müdahale etmesi şeklinde görülüp anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Sayın Kuzu’nun hürriyetçi ve insan haklarına dayalı hürriyetçi ve dürüst akademik anlayışı ülkemizde, bazı kısa süren dönemler hariç, bir özlem olmuştur.

Hürriyetçi Batı Bloğuna dâhil olmak için 1946 yılında başlatılan Demokrasiye geçiş karar ve uygulamalarından kısa bir süre sonra Türk Ceza Kanunu’na meşhur 163. Madde eklenerek dinî yaşam, fikirler ve dindarlar üzerine ağır, ezici, cezaevlerine ülkesini ve milletini seven pek çok sayıda vatandaşı sevk edici bir anormal uygulama başlatılmıştır. Sözde “Laikliği Koruma” adına sürdürülen cezalandırmalardan çok sayıda fikir adamı, din hizmetlileri, dinine, inancına hizmet etmek isteyenler, sade Türk vatandaşları, yazarlar, gazeteciler mahkûm edilmişler ve mağdur olmuşlardır.

Bu baskıcı, millî bütünlüğümüzü bölücü, fikir, din ve vicdan hürriyetlerine tamamen aykırı menfi uygulama rahmetli, Türkiye’nin şansı, değerli devlet adamı aziz dostum ve Devlet Plânlama Teşkilâtı’nda âmirim Turgut Özal’ın Başbakanlığına kadar devam etti. Ancak onun aydın görüşlüğü ve kararlılığı sayesinde 141, 142 ile birlikte 163. Madde yürürlükten kaldırıldı.

Burada baskıcı, militan laikçi, müdahaleci davranışları benimseyip, inananları, fikir sahibi olanları ağır şekilde cezalandırıcı uygulamaları yürütenlerin diğer inananlarımızı mağdur edip ve yıldırmakta olduğunu bizzat yaşadığımız bir örnekle açıklamak isterim.

Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, 163, 141 ve 142. Maddeleri kaldırmak için yoğun çaba gösterdiği ve hatta çile çekmek derecesinde yorulduğu günlerin birinde benimle ve değerli kardeşim Ali Coşkun’la konuşurken, bizlere: “Özellikle 163. Maddenin Ceza Kanunundan çıkarılması çabalarımda bizzat kendi kabinemdeki bazı Bakan arkadaşlarımdan dahi direnme görüyorum. Sizden bunları ziyaret edip görüşme yapmanızı rica ederim. Ne dersiniz?” diye sordu. Her ikimizde rahmetliye “tabiatıyla, hem onlara gider bu önemli girişimin gereğini anlatır, iknaya çalışırız” dedik ve söz konusu Bakanlarımızı ziyarete başladık.

Tipik bir endişe ve hâkim olan çekinmeyi anlatmak için bu görüşmelerden birini burada zikretmek isterim. Önemli Bakanlıklardan birinin başında bulunan bir dostumuzu ziyaret edip diğer maddelerle birlikte 163. Maddenin kaldırılması gerektiğini kendisine, izah ettiğimizde bana endişeli bir tavır ve ses tonuyla: “Peki Hocam o zaman ortalığı sarıklılar, cüppeliler ve deli dervişler sarmaz mı?” diye sormuştu. “Ben ve Sayın Ali Coşkun böyle bir şey olmayacağını, halkımızın anlayış ve medeni seviyesinin yüksek olduğunu ayrıca komünizme kapılmış olanlarında Türkiye’de o zamanki Sovyet Rusya rejiminin meddahlığını yapamayacağını” anlatıp, neticede kanun değişikliği yapılması hususunda ikna ettik.

 Yasaklayıcı maddeler kaldırıldığında sonuç, rahmetli Turgut ağabeyinin ve onun gibi düşünenlerin haklı olduğunu gösterdi.

Dinimiz İslâmiyet konusunda böyle endişeli tavırlar dışında asıl üzerinde durulması gerekli olan husus ise Türkiye’mizde İslamî hemen her olumlu hareket ve gelişmeye karşı çıkan, cephe alan, ellerine geçen hemen her fırsatta dinî öğretim, yaşayış ve hürriyetleri kısıtlamaya, zayıflatıp, etkisiz hale getirmeye uğraşan davranışları sürdüren grupların anlayış ve faaliyetleridir.

Bir kişi ve gruplar şüphesiz ki insan hakları ve hürriyetler temelindeki bir ‘laiklik’ anlayıştan uzak ve genelliklede İslâm dininin temel inanç ve öğretilerinden yabancılaşmışlardır. İslamiyet, camiler, ezan, Kur’an Kursları, İmam-Hatip Okulları, örtünme, din dersleri, Diyanet İşleri Başkanlığı, Din Hizmetleri görevlileri v.s gibi pek çok konuda bu kişi ve gruplar hemen reaksiyon er bir tutumla menfi görüş ve davranış sergileyip cephe almaktadırlar.

İslami konularda karşıt, olumsuz ve genellikle bölücü tutumlar özellikle de Türkiye’mizin 1960 yılından sonraki “Darbeler Döneminde” ortaya çıkmıştır. Bütün darbelerde ve girişimlerinde Anayasada yer alan “Laiklik” kavramı “Laikliğin tehlikede olması”Laikliğin korunması“ “Laikliğe Sadık Kalma” v.s benzeri sloganlar darbeleri meşrulaştırıcı ana motif olarak ileri sürülmüştür.

1982 Anayasasında yer alan bazı olumlu düzenlemeler dışında, diğer darbelerde ve özelliklede 28 Şubat müdahalesinde, dinî öğretim, yaşayış tarzı, çalışma ve istihdam edilme hakkı gibi en temel hak ve hürriyetler ağır bir biçimde, akıl ve insaf ölçülerini aşan derecede, ihlâl edilmiş on binlerce dindar vatandaş ve genç kızlarımız gibi toplum içinde en müşfik ihtimam ve teşvike lâyık evlatlarımız bu dönemde mağdur edilmişlerdir.

28 Şubat darbesinde ortaya yeniden çıkan zihniyet genelde Türk halkının manevi değerlerine karşıt bir görüş ve davranışı temsil etmektedir. Bütün bu cebredici zihniyet ve icraat yanlış, insan hakları ve demokratik prensiplere zıt bir “militan laiklik” anlayışına dayandırılmıştı.

Omzumdaki Gözyaşları:

Bu totaliter ve militan lâiklik anlayışının acısını halkımız, yine bir darbe ertesinde gelen “Başörtüsü Yasağı”nda çekmiştir ve halen de kısmen hafifletici şekilde çekmektedir. Böyle bir yasağı salim bir akılla kabullenmek mümkün değildir. Başın, saçları göstermeyecek şekilde kapatılması kadınlar için dinî bir gerektir ve Türk toplumunda bu vecibe asırlardan beri sürdürülmüştür. En son resmî talep üzerine TC Diyanet İşleri Başkanlığı, bu İslami gerekliliği teyit eden görüşünü, müdellel bir şekilde,  görevine tam müdrik ve vakur bir Başkan olan Sayın Tayyar Altıkulaç döneminde açık olarak vermiştir. O dönem Başbakanlık sorumluluğunu yürüten Sayın Bülent ULUSU bu Anayasal ve rahmetli Atatürk’ün mirası olan kuruluşun görüşüne karşı çıkan, kabullenmeyen bir davranış içine girmemiştir.

Fakat daha sonraki dönemde başörtüsü yasağı özellikle yüksek öğrenimini yapmak isteyen kız öğrencilerimize ve devlet müesseselerinde çalışmak isteyen hanımlara karşı bütün şiddeti ile tatbik edilmiştir. Lise tahsilini tamamlayıp, pekçok zorluklarla üniversite giriş sınavlarını kazanıp yüksek öğrenimi yapmaya hak kazanmış genç kızlarımız üniversite kapılarından içeriye sokulmamış, daha önce fakültelerde okuyanların sınıflarına devamı dolayısıyla tahsillerini tamamlayıp diploma almaları önlenmiş, sınavlara sokulmamışlardır. Bir defasında üniversitesini derece ile bitiren bir genç kızımızın  diploma töreninde,  sahnede diplomasını alırken arkadan gelen bir hanım polis memuru bu genç kızın baş örtüsünü, her kesin gözleri önünde zorla çekerek çıkarmıştır. Üniversitelerin önünde başörtülü öğrenciler gruplar halinde protestolar yapıp, ağlamışlardır. Kısaca bu “Laiklik Korumasında” devlet terörü estirilmiştir.

Yanlış ve bölücü bir laiklik anlayışı ve uygulamasının halkımıza nasıl bir ıstırap çektirdiğini yaşadığım bir değişik olayla açıklamak isterim:

Sovyet Rusya dağılmaya başladığında TV yapımcısı yakın dostum Sayın Zafer Karatay’la, bir heyet halinde Kırım’a gittik. Bahçesaray’da, Giray’ların Han Sarayı’nda, Taşavlu’da, 70 yıl sonra ezan okunarak “Şükür Namazı” kıldık. Namaz ve duadan sonra soydaşlarımız önce birbirlerine sarıldılar, tebrik ettiler ve gözyaşları boşalmaya başladı. Sevinç ve heyecanın son noktasında olan Kırımlı soydaşlarımız sonra bana geliyor boynuma sarılıyor ve başlarını omzuma dayayıp ağlıyorlardı. Bunlardan iş adamı bir genci çok net hatırlıyorum. Benden uzun boyluydu, boynuma sarılmış sağ omzuma başını koyup hıçkırarak ağlıyordu. Sırtını okşayıp teselli etmeye çalıştım. Kucaklaşmalar, tebrikler sona erdiğinde, hayretle ceketimin omuzlarının ıslanmış oluğunu gördüm. Bu ilk defa oluyordu. Fakat bunlar Kırımlı kardeşlerimin sevinç gözyaşlarıydı. Onlar kendi vatanlarında, tarihî başkentlerinde, Giraylar Sarayı’nın avlusunda serbestçe, hep beraber şükür namazı, şehri dolduran gür ezanı dinleyerek kılmışlardı. Saray içindeki süngülü muhafızlar da bu olayı sessizce seyretmişlerdi.

Burada şüphesiz konumuz Kırım ve orada çöken Sovyet rejimi sonrası kavuşulan din ve ibadet hürriyetini anlatmak değil. Fakat omuzlarımın gözyaşları ile ıslandığı bu olay ilk defa olmuş ve fakat son olmadı. Bu sorunun kendi ülkemizde, hemen tamamı Müslüman olan Türkiye’de Selçuklunun, Osmanlı ve Cumhuriyetin güney Kalesi muhteşem ve narin Antalya’da yaşadım.

Başörtüsü yasağının terör estirmeye dönüştüğü zamanlardı. Antalya’ya, başmakale ve yazılarımı yayınlayan Türkiye Gazetesi’nin şehirdeki bürosuna gitmiştim. Oradaki görevliler, benim büroya geleceğimi öğrenen bir kişinin beni beklediğini söylediler. Bu 50 yaşlarında, dinç, yapılı, sanki Toroslardan şehre gelmiş mütevazı bir aile babasıydı. “Bana Antalya’da üniversitede Tıp Fakültesi’nde okuyan ve son sınıfa gelmiş kızından bahsetti. O’nun aileden yüksek öğrenime giden tek çocuğu olduğunu söyledi. Diğerleri henüz küçüktü. Anlatışından bu büyük kızını çok sevdiği görülüyordu. Hocam ümidimizi bu kızımıza bağladık. O mezun olup doktorluk yapacaktı, hepimiz çok ümitliydik. Senelerce ailece fedakârlık yaptık. Artık Fakültesini bitirmeye az kalmıştı. Fakat şimdi kızımı Fakültesine sokmuyorlar, sınıfta kalacağını hatta üniversiteden ceza verilip atılacağını söylüyor. Bütün sebep olarak başörtüsünü gösteriyorlar. Şimdi evimiz de başta kızım olmak üzere üzüntüler içindeyiz, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Kızım ve annesi her gün gözyaşı döküyor” dedi ve “Torosların bu yiğit babası, bu yağız çiftçi gözyaşlarını döktü”. Kırımdan sonra omuzum 2. defa ıslanmıştı. Fakat bunlar sevinç değil ıstırap gözyaşları idi, kendi öz vatanında, görevi gençliği yetiştirmek olan kişilerin katı, fanatik davranışları yüzünden.  Bütün isteği son sınıfa gelmiş, yakında doktor olmasını bekledikleri kızının Fakültesinden içeri sokulması ve derslere girebilmesiydi.

Bu acıklı manzara karşısında çaresiz babanın anlattıkları ve ağlaması beni etkilemiş ve ne yapacağımı düşünmeye başlamıştım. Teselli edici bazı sözler söyleyerek ağlamasını durdurdum ve sonrada kızının konusuyla meşgul olacağımı ve hemen bazı temaslarda bulunacağımı vaat ettim. Karşımda bir aile dramı bir gençlik dramı vardı. Niçin ülkeye, değerli varlığımız yüksek öğrenim gençliğine hizmetle, onların yetişmesinden sorumlu kişiler, onların geleceğini alt-üst ediyorlar, öğrenimlerini önlüyorlardı? Sadece Antalyalı çiftçi babanın doktor çıkacak kızı söz konusu değildi. Başta İstanbul, bütün diğer üniversitelerdeki dindar kızlarımızın önlerini kestiler, terör estirdiler, sınavlara almadılar, örtüleri var diye iş vermediler çalışmalarına mani oldular. Bu kişiler nasıl bir zihniyet ve ruh yapısına sahiptirler? Hatırıma derhal lisansüstü tahsilimi ve araştırmalarımı yaptığım Paris, Cean, Saıbrüken ve diğer Avrupa ve ABD üniversiteleri geldi, bunlar gerçek ilim ve öğretim kuruluşları idi. Orada okuyan öğrenciler ne kadar hür ve mutlu idiler. Benim ülkemin gençlerinin bir kısmı, o senelerde, ya anarşinin içine düşürülmüş, ya inançlarında samimi ve tutarlı oldukları için, pek çok zahmetle giriş hakkı kazandıkları fakültelerine giremiyor, kapılardan kovuluyorlar, diğer bir kısmı da zaruretler içinde kıvranıyorlardı.

Ayrıca Devlet Planlama Teşkilatında çok verimli geçen seneleri düşündüm. Kabiliyetli ve çalışkan genç uzmanlarımızla ülkemizi yüksek vasıflı insan gücü açığını kapatmak için yaptığımız planları,programları, çalışmaları……  

Bu acı duruma yol açıp, ilkel uygulamalara sebep olanlar, vicdanlarında insani duygulara yer ayırmayan, her şeyi çağdışı ideolojilerin sloganlarına göre değerlendiren, fanatik ruh yapısına sahip her türlü meslekten kişilerdi. Ailelerimize ve on binlerce kız çocuklarımıza ve hanımlarımıza acı yaşattılar, ciddi kayıplara yol açtılar, gözyaşları akıttıralar. Veballeri büyüktür.

Yanlış bir lâiklik anlayışı ile sosyal yapımıza, milli bütünlük ve dayanışmamıza indirilen darbeler sadece yüksek öğrenimdeki tesettür meselesi ve bu hanımlara pek çok istihdam kapılarını kapatmadan ibaret değildir. İmam Hatiplerle birlikte, Kalkınma Plânlarımızın hedeflerine tamamen zıt bir şekilde bunların Yüksek Tahsil görme imkânlarını daraltılar. Bunu yapabilmek için bu okullardan mezun gençlerin önünü, hak ettikleri başarı puanlarını keyfi kararlarla düşürdüler. 28 Şubat Post-Modern Darbesi sonucunda ayrıca, isteyen ebeveynleri yazın çocuklarının Kur’an-ı Kerim okuma ve diğer din bilgilerini alma imkânlarına engel çıkardılar. 28 Şubat darbesinin bazı sorumluları ülkemizde hafız yetişme imkânını tamamen ortadan kaldırma girişim yaptılar. Sonuç alamadılar.

İslâmi öğretim ve yaşama tarzına karşı olan bütün bu ve diğer icraatı yapan ve fikirleri ileri sürenler “Laik’’ olmanın gereğini yerine getirdiklerini iddia etmekte, ülkemizde sonu gelmez gerginliklere yol açıp milletçe bütünlüğümüz, dayanışma ve huzuru zedeleyip zayıflatmaktadırlar. Bu Cumhuriyetimizin en azından son 70 yıldır içine düşürüldüğü bir rejim zaafı olmuştur.

Demokratik Cumhuriyetimizde yanlış anlayış ve uygulamalar sonucunda ifade ettiği mananın özü ve gerçeğini kaybederek bir sosyal gerginlik ve hatta çatışma mefhumu haline gelen “Laik” kelimesi yerine. Yeni Anayasamızda medeni dünyanın pek çok ülkesinde kabul edilip benimsenen ve Türkçede yeri olan içeriği derhal anlaşılan “dünyevi” (seküler) terimini kullanmak daha isabetli olacak. Sosyal yaşantımızı bölücü olan bu Fransızca terimin anlaşılmazlığı giderilecektir.

Esasen “laik” terimi pek az devletin Anayasasında (Fransa, Meksika, Hindistan, Türkiye gibi) yer almaktadır. Daha çok sayıda ülke ise devletlerinin fonksiyonlarını “dünyevi” (seküler) olarak tanımlamakta ve bu çerçevede “din ve vicdan Hürriyeti”nin tam bir teminat altına almakta aynı zamanda da milletlerinin taşıdığı dinî inançlara yabancı olmamaktadır.

Sovyetler birliğinin dağılmasından sonra müstakil hale gelen Cumhuriyetlerde de benzer durumlar vardır. Bunlardan kardeş Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası buna örnek gösterilebilir. Azerbaycan, müstakil Azerbaycan Cumhuriyetinin Anayasasını hazırlarken, mutat olduğu gibi bir komisyon teşkil etmişti. Anayasa taslağını hazırlamakla görevli bir komisyonun Hukuk Profesörü bir üyesi Türkiye’ye geldi ve benimle de Azerbaycan’ın hazırlanmakta olan Anayasası konusunda istişarelerde bulundu. Burada hemen şu noktayı belirteyim ki Azerbaycan Devletinin istiklâli ile birlikte bazı temel ekonomik-mali kanunların hazırlanıp Millet Meclisine sevk edilmesinde bu kardeş ülkenin üst derece bürokratları ile beraber çalışmıştık. Bu tasarılar Meclisten geçip kanunlaştığı zaman, neşredildikleri Resmi gazetelerin birer nüshasını bana Bakû’de hediye etmişlerdi.

Anayasa hazırlığı için Azerbaycan’dan Türkiye’ye gelen komisyon üyesi profesörle pek çok nokta üzerinde durduk. Bu arada Anayasanın genel esaslarını görüşürken bana “Laik”lik umdesini sordu, ben de Türkiye’de bu terimin anlaşılması ve uygulanmasında başlangıçtan bugüne kadar ülkemizde ortaya çıkan problemleri, ayrışma ve çatışmaları, darbe gerekçelerini ve diğer hususları anlattıktan sonra “Devletinizin asıl fonksiyonu olan dünya İşleri’ni insan haklarını, kuruluş yapınızı, Anayasanızda belirtin. Bu Devletin “Din Hizmetleri ve Öğretimine” sırt çevirmesi anlamına gelmez; bu konuda Türkiye’nin uygulamasını örnek alabilirsiniz, sakın “Laik’lik kavramına takılıp ihtilaflara düşmeyin, sonu gelmez tartışmalara, çatışmalara dalmayın, darbelere gerekçe hazırlama gafletine kapılmayın” şeklinde fikrimi açık bir şekilde belirttim. ‘’Dini inanç ve müesseseleri dışlamayan daha modern ve Demokratik terminolojiyi kullanın diye ifade ettim’’ Muhatabım bu ve diğer gerekli hususları not alıyordu. Teşekkür etti ve Azerbaycan’a döndü.

Bir müddet sonra Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası kanunlaşmış olarak bize geldi. Merakla ve dikkatle metni inceledim, “Devletin Esasları” bölümünün ilk maddesi olan 7. Maddenin 1. Fıkrasında “Laiklik” terimi değil “dünyevi” tanımlaması yer almıştı. Fıkra aynen şöyledir: Azerbaycan devleti, demokratik, hukuki, dünyevi ve üniter bir cumhuriyettir. Memnun oldum. Dinî inanç ve mensubiyeti sağlam, kadim ve müesseseleri sağlıklı olan milletimizin Anayasasında da başlangıcından beri çatışmayı beraberinde getiren “Laik”lik terimi yerine devletimizin bu alanda asıl fonksiyonunu anlaşılır bir şekilde belirten Türkçe bir terimin konması daha isabetli olacaktır. Bu kelime “dünyevi” ve benzer bir diğeri olabilir.

Son olarak, 1982 Anayasamızın 2. Maddesindeki nitelikler arasında zikredilen “sosyal” terimi, ifade edildiği şekliyle, muğlâk, net olarak anlaşılmaz bir durumdadır. Bu terim başlangıçta da tartışmalara yol açmıştır ve “sosyalizm”le bir ilgisi olup olmadığı polemik konusu olmuştur. Şüphesiz ki “sosyal” teriminin “sosyalizm”i çağrıştığı, ona atıf yapıldığı doğru bir görüş değildir. Fakat öte taraftan da “Devlet” elbette ki sosyal, bir tüzel kişiliktir, aksi düşünülemez. Dolayısıyla buradaki asıl maksadı 5. Maddede yer alan “Devletin Temel Amaç ve görevleri arasında şu şekilde ifade edebiliriz:

“...... Devlet muhtaçlar ve düşük gelir gruplarını sosyal barış, sosyal adalet ve sosyal denge uygulamaları ile korur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türklük ve Etnisite:

1982 Anayasasının 66. Maddesi “Türk Vatandaşlığı” hususunu düzenlemekte ve “Türklük” kavramını tanımlamaktadır. Tanımlama aynen şöyledir:

“Madde 66- Türk Devletine vatandaşlık bağı olan herkes Türk’tür.

“Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür...”

Bu tanım yerindedir ve Anayasal olarak hukukî anlamda “Türk olma halini, statüsünü tespit etmektedir.

Fakat günümüzde ayrımcılık ve bölücülük cereyanları, çatışma ve başkaldırma eylemleri başladığından beri (1984’den itibaren) milletimizin “Türk Milleti” olarak tanımlanmasına karşı çıkan mensup oldukları “etnik kökenlerini öne çıkararak bir dizi “ayrıcalıklar” talep eden sosyal gruplar mevcuttur. Bölücülerin kanlı eylemleri sonucu 40 binden fazla insanımız hayatını kaybetmiş, bir o kadarı da yaralanmış, sakat kalmıştır.

Bu ayrımcıların bazıları da Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” vecizesini de yanlış değerlendirmekte ve buna karşı çıkarak, bulunduğu yerlerden kaldırılmasını istemektedirler. Bu durumu isteyenlerin bir kısmı “Türklük” mensubiyetini zayıflatmak kastı ile hareket etmekte, diğerleri ise Türkçenin nüanslarını bilmemektedirler. Merhum büyük Gazi bu özdeyişiyle “ırkçı” görüşüyle soy itibariyle Türk olanları şüphesiz ki kastetmiyor ve fakat toplayıcı ve kucaklayıcı bir deyişle ‘’türküm diyene’’ tabirini kullanarak ‘’aidiyet’’ haline işaret etmektedir.

Aynı vatan topraklarında yaşayan vatandaşlar olarak çeşitli etnik kökenlerden gelebiliriz. Bu, özellikle 20 milyon km2’ye ulaşan ve 622 yıl süren büyük Devletin bugünkü varisleri olarak tabiidir. Bir üst kimlik olarak bugün Türk aidiyetini bildirmekte olumsuz olan ne vardır? Hepimiz kendi etnik kimliğimizi unutmadan “Türk Milleti” bütünü içinde olduğumuzu gurur duyarak söyleyebiliriz. cedlerimiz de öyleydi. Omuz omuza, el ele bu güzel, bereketli topraklarda, müşterek vatanımızda, hiçbir dönemde esaret altına girmeden şerefleri ile yaşadılar ve vatanlarını savundular.

Esasen “Türk” lüğün sosyolojik tanımlamasında da ırkçılık, soy, araştırma unsuru dün de bugünde olmamıştır, yoktur: “Türkçe konuşan ve İslâm inancına sahip olan kişiler Türk’tür.”

İslâm inancı temelde ve genel olarak Türk tanımlamasında bin yılı aşan müşterek tarihimizde temel unsur olmuştur. Fakat şüphesiz ki, istisna olan küçük topluluklar mevcuttur:  Gagavuzlar, Çuvaşlar, Rusya Federasyonu’nda, Sibirya’da bazı türk asıllı toplumlar bu duruma örnek teşkil ederler.

Ayrıca bugün Türkiye hudutları dışında Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’da sayıları, toplam, milyonlarla ifade edilen anadilleri Türkçe ve imanları İslâm olan önemli bir nüfusumuz mevcuttur. Bu kardeşlerimizin vatandaşlık statüleri ne olursa olsun Türk’türler ve “Ben Türk milletine mensubum” demeleri belirtip, beyan etmeleri kâfidir. Evet onlar Türkiye’de yaşayan, kardeşleri gibi milletimizin ayrılmaz parçalarıdır. Kimse aksini söyleme hakkına sahip değildir ve böylece Türkiye’deki “vatandaşlık” düzenlemeleri buna uygundur. Mevcut bazı zorluklar kaldırılmalıdır.

Etnik gruplar ülkemizde ana dilleri değişik, Ermenice, Rumca, İbranice olan gayri Müslim, Türk vatandaşı topluluklar vardır. Cetlerimiz, tarih boyunca bu topluluklara, insanlığa örnek teşkil edecek şekilde en geniş anlamda serbesti yet tanımış. Din, dil ve kültür hayatlarında kendi özellik ve tercihleri ile varlıklarını, cemaat ve müesseselerini, ibadet mekân ve şekillerini devam ettirmişlerdir. Lozan Anlaşmalarında bu azınlıklara, kökenleri ve dinî sebeplerle bazı ilâve haklar ve imkânlar tanınmıştır. Şüphesiz bunların zedelenmemesi gereklidir.

Yukarıdaki paragrafta zikredilen gayri Müslim Türk vatandaşlarımız dışında İslâm inancına bağlı, fakat kendi etnik özellikleri olan ve milletimizin ayrılmaz parçalarını teşkil eden etnik topluluklarda vardır. Daha önce işaret ettiğimiz gibi Yüce Osmanlı Devletimizden Cumhuriyetimize bu etnisiteler miras kalmışlardır. Bu topraklar onların da, diğerleri gibi, vatanıdır. Gayri Müslim ekalliyetlerin önemli bir kısmı, Osmanlı Ermenilerinde olduğu gibi yeniden çizilen sınırların ötesinde Suriye, Lübnan, Irak gibi komşularımızda kalmış veya mübadele anlaşmasıyla Anadolu Rumlarıyla Yunanistan’daki Müslüman Türkler yer değiştirmişlerdir.

Fakat ve elbette değişik etnisiteye sahip Müslüman topluluklar ülkemizdeki “azınlıklar” la aynı yapı ve statüde değillerdir. Onlar bu ülke ve milletin asli unsurlarıdır. Bu Müslüman ve etnik özellikleri olan topluluklara “ekalliyet” elbisesi giydirip, millet bütünlüğünden ayırmaya çalışmak hem onlara ve hem de milletimizin tümüne karşı yapılacak en büyük haksızlık ve millet bütünün her bir cüz’ünün zarar göreceği, tehlikeli anlayış ve teşebbüslerdir. Halen Türkiye’de ırkçı ve etnik fanatizmden beslenen, tahrik edilen “ayrımcı-bölücü” çatışma ve çarpışmaların sebep olduğu beşeri ve gayrı kayıpların büyüklüğü ve dehşetini hissetmeyen bilmeyen kimse yoktur.

Devlet ve millet olarak ortak bir anlayışa gelmeliyiz. Bir taraftan devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü temel umde olurken diğer taraftan da kimlikleri yok edici anlayış ve uygulamalara saplanılmamalıdır.

Her bir kişi kendi kimliğini kendisi belirleme hakkına sahiptir ve etnik topluluklar kendi ana dillerini konuşmada, o dilden yayın yapmak ve etnik özelliklerini yaşatmakta serbesttirler.

Kendi kimliklerini kendilerinin tayin ettiği ve onu yaşamada serbest olan kişi ve toplulukların Türkiye’nin millet ve toprak bütünlüğünü bozmaya katılmayacağını ve bunun ağır bir suç olacağını idrak edeceğini düşünmek tabii bir davranıştır.

Buraya kadar yaptığımız açıklamaları teyiden rahmetli Atatürk’ün dahiyane bir tespitini zikretmek isterim. ‘’milletimiz din ve dil gibi iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz’’ Atatürk söylev ve demeçleri: 66-67

1982 Anayasasının 3. Maddesine “Başkent Ankara’dır” son cümlesinden önce şu cümle eklenebilir:

“Arması, iki yanı buğday başakları ile çevrilmiş, al zemin üzerinde, uçları gökyüzüne bakan ay yıldızdır”

Devletlerin, kendilerine has bayrakları ile birlikte, pratik kullanım ve temsil maksatları için resmi “arma” larıda mevcuttur. Nitekim Cumhuriyet dönemimizden öncede Osmanlı Devletimizin bilinen “Devlet Arması” da olmuştur. Son senelerde de bu orijinal ve estetik “Arma” dekoratif maksatlarla kullanılmaktadır. Fakat demokratik Cumhuriyetimizde sade, anlaşılır ve Devletimizi temsil edecek bir armaya pratik anlamda ihtiyaç vardır.

Böyle bir devlet arması yeni Anayasamızın 3. Maddesine yukarıda belirttiğimiz şekliyle eklenebilir. Al zemin üzerinde ay yıldızın uçlarının gökyüzüne doğru bakması Milletimiz ve Devletimizin daima yükselmesi ve yücelmesini sembolleştirmektedir. Ay yıldızımızı kucaklayan ve çevreleyen iki dolgun buğday başakları ise vatan topraklarının bolluk ve bereketiyle millet olarak köklerimiz ifade etmektedir.

Böylece 3. Maddede yer alan diğer unsurlarla birlikte “Devlet Arma”mız bir bütün teşkil edecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Değiştirilme Hükmü ve Darbeler:

Anayasalar elbette ki çok önemli hukuk, kanun belgeleridir. Ait oldukları ülkelerin bugün ve yarınlarını şekillendirir, ülke halkının yönetimlerini, beklentilerini, hak ve mesuliyetlerini belirlerler. Devletin yapısını kurar ve temel hukuku ki örgüyü tespit eder.

Bu vasıfları ile Anayasa metinlerinin sık sık değişmesi beklenmez, istikrar gözetilir. Fakat şüphesiz ki Anayasalar Kutsal Kitap’lar, Kelâm-ı Kadim değildir ve ilahi Hükümleri ihtiva etmez. Değişen ilişkiler, iç ve dış şartlar toplumların beklentilerine uygun olarak Anayasalar da değişirler. Topyekûn, bir milletin iradesini aksettiren Anayasa hükümlerinin değişmesi TBMM’nin nitelikli çoğunluğu tarafından teklif edilmeli ve nitelikli çoğunluğu tarafından kabul edilmelidir. Bu değişikliklerin gerçekleşebilmesi için takip edilecek usuller referandumu gerektiren haller özel kanunu tarafından düzenlenir. Her ne şekilde olursa olsun, millet iradesinin neticesi olan Anayasanın hukuk esasları, demokrasi rejiminin gerekleri dışında zorlamalarla değiştirilmesi, ılga edilmesi TBMM’ye dayatılması meşru değildir ve ağır bi suç teşkil eder.

Bu hukuk ve kanun dışı uygulama ve girişimler uzak olmayan bir geçmişte Türkiye’de vukuu bulmuş çok acı olaylar ve büyük kayıplar yaşanmıştır.

Milletimizin irade ve kararının bir sonucu olan Anayasa ve onun getirdiği insan hakları ve hürriyetlerine dayalı çoğulcu demokratik düzen başta TBMM olmak üzere Devlet erkinin bütün kurum ve kuruluşları tarafından korunmalı, totaliter ve vesayetçi hiçbir odaklaşma ve girişimlere yol verilmemelidir.

Dolayısıyla yeni Anayasa’da aşağıdaki madde yer almalıdır:

Madde 4 – Millet irade ve hâkimiyetinin sonucu olan Anayasa’nın verdiği yetkileri ve hukuk esaslarına sadık olarak yürütülen uygulama erkini toplumun hiçbir kesimi, kurum, kuruluş, örgüt ve kişiler zorla ele geçiremez ve değiştiremezler.

Milli hâkimiyetin zorla ele geçirilmesi ağır bir suçtur.

Yakın geçmişte ülkemizde “Milli Hâkimiyet” esasını tahrip ederek yoK eden darbe ve girişimlerin millet ve devletimize verdiği ağır zararlar, ıstırap ve kayıpları göz önüne getirdiğimizde insan hak ve hürriyetlerine dayalı demokratik cumhuriyet rejiminin kararlı bir şekilde korunmasının hayali önemi daha açık bir şekilde idrak edilir. Bu Anayasal herkesi bağlayıcı bir görevdir.

 

 

 

 

 

 

 

Eşitliğin Korunması:

Yeni Anayasamızın başlangıç olarak teklif ettiğimiz metinde Türkiye Cumhuriyet’imizin kesin ve kararlı bir şekilde sadık kalacağı temel ilkelerden üçüncüsü olarak “Eşitlik” umdesine yer vermiş bulunuyoruz. Başlangıç metninin açıklanmasında, diğer birçok ilkenin ülkemizde ihlal edildiğini, bu ihlallerin aynı zamanda gerçek anlamından saptırılmış, bir “laiklik” kavramına bağlanmak çabasında bulunulduğu anlatılmıştı. Bu yanlış durumun şüphesiz ki en çarpıcı örneği “türban” veya “başörtüsü” yasağı olmuştur. Bu yasak senelerce, hatta bu gününe kadar, her yaştan hanımlarımızın başta öğrenim görme, çalışma, sağlık hizmetlerinden yararlanma gibi pek çok hak ve hürriyetlerden mahrum edilmesi sonucunu doğurmuştur. On binler ve belki de yüz binlerce kadın ve genç kızımızın mağdur edildiği bu haksız yasak uygulaması dramının ortadan kaldırılması için yapılan her hukukî teşebbüs, “katı ve hukukla bağdaşmayan”  yorumlarla önlenmiş, bu sosyal dram ve mağduriyet devam ettirilmiştir. Bazı hukukçularımızın tabii hukuk kuralları ile açıklanamayacak bu yasakçı yorumları uygulamada çok sert ve “insan aklına zarar” örnekler ortaya çıkarmıştır. Bunları, örnekleri de zikrederek, tarihe not düşürecek araştırmacılara bırakmak şimdilik yeterlidir.

Birkaç on yıldır Türkiye’de sürüp giden bu traji-komik problemi sonlandırmak ve ülkemizde medeni bir sosyal ve eğitim-istihdam hayatı tesis etmek için Yeni Anayasamızın “Kanun Önünde Eşitlik” bahsine bir fıkra eklenmesi şart görülüyor.

1982 Anayasası’nın 10. Maddesine ek fıkra:

-                      Hiçbir kişi inancından, yaşama tarzından, giyiminin şeklinden dolayı insan hak ve hürriyetlerinden ve özellikle öğrenim, işe girme, çalışma, sağlık gibi hizmetlerden yararlanma haklarından mahrum edilemez, kınanamaz.

Bu hak ve hürriyetleri engelleyenlerin suçları Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenir.

 

Milletimizin topyekun iradesini temsil edecek yeni Anayasamızda Devletimiz bu haksız ve traji-komik yasaktan kurtulmalıdır. Bir dönemde TBMM’ndeki ve Bakanlar Kurulu’ndaki Millet vekilleri kendi seçtikleri Cumhurbaşkanının görev yaptığı mekana örtülü hanımları ile giremediler. Bir kısmı da bu durumu ihdas eden Köşk Daveti’ne icabet etmediler.

Böyle bir yasağı ihdas edenler, Anayasal bir kurum olan ve hayati önem taşıyan T.C Diyanet İşleri Başkanlığı’nın değerli ve bilgin Başkanı Tayyar Altıkulaç zamanın da “başörtüsü-tesettür” konusunda verdiği resmi görüşü (Fetvayı) görmezlikten geldiler. O tarafa bakışlarını kararttılar.

Doğru, yanlış her indî, şahsî görüş ve eylemlerini T.C’ nin kurucusu dahi kahraman, rahmetli Atatürk’e bağlayan yasakçılar bu büyük önderin muhterem ve merhume annesi ve hanımının da başlarının örtülü olduğunu dikkate bile almadılar ve millet bütünlüğünü bölücü tutumlarını devam ettirdiler.

Yeni Anayasada 1982 Anayasası 10. Maddesinde ki ek fıkra yer aldığında, 1982 Anayasasında “Temel Hak ve Hürriyetlerin sınırlanması başlıklı 13. Maddedeki ”Laik Cumhuriyet” deyimi “Dünyevi ve Demokratik Cumhuriyet” tabiri şeklini alacaktır.

Esasen 1982 Anayasası’nın “Temel Haklar ve Ödevler”  başlıklı ikinci kısmı bütün maddeleri ile (12. ve 40.) yeniden ele alınıp incelenerek, demokrasi,  evrensel değerler ve toplumumuzun ulaştığı sivil düzey değerlendirilerek yeniden yazılmalıdır.

Din ve Vicdan Hürriyeti:

1982 Anayasası’nda “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlıklı bir maddenin bulunması (24.md) yerinde olmuştur. Esasen aslî ve doğru manada “laik”liğin en önemli öğelerinden birisi de kişileri “Din ve Vicdan” hürriyetine sahip olmasıdır. Bu hak ve hürriyet ancak dinî inanç ve vicdanî kanaatleri reddeden, onlara karşı olan Komünist Sovyet Rusya gibi ülkelerde görülmüştür. O tür rejimlerde Marksist bir anlayışla ateizm yaygınlaştırılmaya çalışılmakta ve her bir din, ibadetler, öğrenim, dinî ve vicdanî kanaat içeren yayınlar yasaklanmaktadır. Sembolik bir-ikisi dışında camii, kilise ve havralar başka faaliyetlere tahsis edilmektedir.

 

24. Maddenin ilk fıkrasında isabetli olarak “herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” denildikten sonra müteakip fıkra da “14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir.” Hükmüne yer verilmiştir.

Şimdi bura da şu sual zihinlere gelmektedir: “Acaba böyle bir tekrara lüzum var mıdır? Çünkü özellikle Anayasa da yer alan, hüküm ifade eden maddelerin birbirine tezat teşkil eder şeklinde yorumlanması şüphesiz ki doğru olamaz. Temel Kanun olan Anayasaların madde ve hükümleri bir ‘bütün’ teşkil etmesinden dolayı bunların yorumları birbirine uygun, birbirini destekler ve tamamlar şeklinde olmalıdır.

Esasen Anayasa’nın 14. Maddesindeki tek hüküm şöyledir: “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerin hiçbiri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.”

Görülüyor ki 14. Madde isabetli olarak genel geçici bir hüküm getirdiğine göre bu durum 24. Madde’deki “hürriyet”ler içinde caridir. Anayasa “Kodifikasyonu”nda da yani metinleştirilmesinde maddelerin  birbirine uyumu esastır.

Burada bazı zihinlerde 2. bir soru da gelebilir: 14. Madde’deki hükümler yerinde midir? Kesin kanaatimiz şudur burada korunan “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”, “Temel hak ve hürriyetler” bugün de ve yarında asla vazgeçmeyeceğimiz esaslardır. Bunlar yeni Anayasa’mızda da yer almalıdır.

Titizlikle muhafazası gereken birlik, bütünlük ve temel hak ve hürriyetler, ülkemizin uzun zamandır içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla, tahrip edilme girişimleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu satırların okuyucuları en yeni bazı masum gibi gösterilen “bölme” ve “parçalama” hatta tahrik girişimlerini hatırlayacaklardır:

12 Haziran 2011 genel milletvekili seçimlerinin hemen öncesinde Güneydoğu Anadolu’muzun bazı yerleşim yerlerinde yanı başlarında müslüman halkımızın namazlarını kıldığı büyük camiler mevcut ve açıkken bazı vatandaşlarımız, organizatörlerin öncülüğünde açık havada ayrı Cuma namazı kılmışlar ve mahalli bir dille hutbe dinlemişlerdir.

Bu bölünme, ayrışma teşebbüsü burada kalmadı yine aynı bölgemizin bir ilçesinde üniversal bir çağrı olan Ezan yine yöreye has bir dille okunmuştur. Bu ayrıştırıcı ve bölücü teşebbüsler dinimizin en hassas vazgeçilmez esaslarından olan Cuma namazlarında, ibadete çağrı için okunan Ezan’ın aslî dilinden başka bir dille yapılıyor. Bu tür girişimlerin ne için, hangi hedefe yönelik olarak yapıldığını anlamak herhalde zor değildir. Ayrıca o bölgede görev yapan imamlardan bazıları şehid edilmişlerdir.

Müşterek vatanımızın bölünmez bir bölgesi olan Güneydoğu’nun bazı yerleşim noktalarında bu müessif girişimler yapılırken çocukluk ve gençlik yıllarımı yaşadığım ülkemizin Başkenti ve Türkçemizin orada doğup büyüyen herkesin ana dili olduğu güzel Ankara’mızda. Başta şehit çocukları olan babam ve annem olmak üzere hemen herkesin, namaza çağrı olan Ezan’ın Türkçe okunmasını başta hiçbir şekilde benimsemediklerini, Ezan-ı Muhammediye hasret çektiklerini bugün gibi hatırlıyorum. Dahası da var: İlk hür ve dürüst 14 Mayıs 1950 Milletvekilleri seçimlerinin yapılıp TBMM toplantılarının ilklerinin bir gününde, meclis, muhalif ses çıkmadan “Ezan okuma şeklini serbest” bıraktığında Ulus’ta Meclis’in önüne biriken Ankaralıların birbirlerine sarılıp gözleri yaşlar içinde sevinçlerini, şükürlerini belirttiklerinde o kalabalığın arasında bizzat bulunuyordum. Hafızam o genç yaşta bu manzarayı kaydettiği gibi, hemen o gündeki ilk vakit namazında Ankara’daki, bütün minarelerden “Allahü Ekber” sedalarının yükseldiğini işittim. O gün bir bayram havası esti:

İstiklâl Harbi’nin kalpgâhında ve şüphesiz vatanın bütün şehir ve köylerinde. Bu halkın halk için yönetimi demek olan genç Cumhuriyetimizin, “Devlet-Millet” bütünlüğünün ayrılmazlığının hiç şüphesiz daha güçlendiğini bir bir gördü. Yeni Meclis en güzel kararını almış devlet milletiyle tekrar kucaklaşmıştı, ikisinin arasındaki “sosyal akit” yeni ve güçlü bir imza daha kazanmıştı.

Bizler, bu ülkenin evlatları, doğduğumuzda bu ezan kulaklarımıza okunur, camilerimizde, bu ezanın çağrısı ile omuz omuza vererek sadece Cenab-ı Hakka secde eder ve mutlak inandığımız ölümsüzlüğe bu ezanla uğurlanırız.

Bu inanç ve ibadet bütünlüğünü bozmaya çalışanların, fırsat bulduklarında nelere cür’et edeceklerini hepimiz düşünmeliyiz. Yakın ve uzak tarih böyle niyet taşıyanların nihaî hesapta elde ettikleri sonucun şu olduğunu gösteriyor: Hüsran. Yalnız temenni edelim ki “Ba’de harab-ül Basra” olması Millet olarak bütünlüğümüzün en temel esasını din birliğimizin teşkil ettiğini, burada bölünüp, parçalanıp, birbirimizden ayrılmaya asla tolerans göstermeyeceğimizi idrak etmemiz gerekmektedir.

Cumhuriyetimizi kuranlar, başta gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere dinimiz İslâmiyet üzerinde ihtilafa düşüp, bölünüp çatışmalara sürüklenmememiz için Cumhuriyetin ilamından sadece aylar sonra “Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuşlardır. Cumhuriyetimizin 100. Yılına doğru gittiğimiz bu zamanlarda eğer asırlık süre içinde, tabii karşılanabilecek bazı fikir ayrılıkları dışında Türkiye’de ağır dinî ayrışmalar, bölünmeye varan çatışmalar ortaya çıkmamış, dinî bütünlüğümüz tahrip edilmemiş ve misyoner nüfuzu, propagandaları zemin tutamamışsa bu olumlu durumda Diyanet İşleri Başkanlığımızın, azimli, yorulmak bilmez ve sağduyulu gayretlerinin, çalışmalarının büyük payı olmuştur. Milletimiz mabetlerimizde bilgilenip en güzel ve vakur şekilde ibadetlerini yapabiliyor, muktedir olanlar bilinçli bir şekilde haclarını eda ediyorlar, ülkemizin tümünde dinimizin emrettiği birlik ve huzur hâkimdir. İslam’ı kabulden bugüne gelen Din ve devlet beraberliği (Din-ü Devlet) ve vatan-millet ayrılmazlığı (mülk-ü millet) asrımızın modern anlayış ve kuruluşları çerçevesinde, pek çok devletleri kıskandıracak bir şekilde ülkemizde devam etmektedir. En müşkül ve problemli zamanlarda, halkımızın kalbi kan ağlarken dahi milletimizin Devletine karşı çıkmaması, sabırla sükûnetini koruması, Devleti ve vatanı için canını seve seve feda etmesi bizi bir tek vücut haline getiren bu asırlar öncesinde başlayan tarihi miras ve an’anedir.

Hiçbir ilmî ve pratik tutarlılığı olmayan ve ideolojik içerikli görüşlerle Diyanet Teşkilâtı’nın varlığına itiraz eden kişiler ya Anayasa Kodifikasyonu’nun tekniğinden habersizdirler ya da T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşunun 1924 yılı başlarında olduğu; Laiklik teriminin ise Anayasamıza 6 Ok’tan birisi olarak 1937 yılında dâhil edildiğini hatırlamak istemiyorlar.

Yeni Anayasamızda da, T.C Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir Anayasal kuruluş olarak ve görevlerini muhafaza ederek yerini alması mutlak gereklidir.

Aksini ileri sürenlere burada başka bir gerçeği, hem tarihte ve hem de günümüzde mevcut değişmeyen bir gerçeği hatırlamalarını isterim: Müslüman milletimiz bu ülke ve devletin sahibi aslisidir. Azınlık bir cemaat değildir. Gayr-i Müslim vatandaşlarımız Lozan Anlaşması’ndan da gelen cemaat haklarını koruyup, cemaat teşkilâtlarını kurabilirler. Milletimiz ise kendi bir kısım dinî hizmetlerinin, ibadet ve öğretim gibi, devleti eliyle, resmî olarak organize edilmesini istemiş ve bu hususlar Anayasa ve kanunlarla kabul edilmiştir.

Bu yerleşmiş olan düzen sadece Cumhuriyet dönemine de has değildir, asırlardan beri gelmiş, yalnız yenilenmiş, modern şartlara cevap verir hale getirilmiştir. Aslî muhtevasından çıkarılarak, bir çatışma ideolojisi haline getirilmiş yanlış laiklik yorumlarıyla Cumhuriyetimizin temel taşlarını yerinden oynatmayalım. Doğruları yanlışlardan ayırma akıllılığını, beceri ve titizliğini gösterelim. Eğer hâlâ bir “restorasyon” dönemindeysek başarıları, kazanımları tahrip etmeyelim. Enerji ve dikkatimizi hatalarımızı; yeni huzursuzluklara yol açmadan, gelişmiş, sosyal ve siyasî dengesini demokrasi şartlarında gerçekleştirmiş ülkelerin başarılarından örnek alarak, düzeltelim.

Millet varlığında ve ülke yönetiminde büyük bir boşluğu önemli hizmetleriyle dolduran Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1982 Anayasasındaki konumu aynen korunabilir:

“Madde 136- Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, dünyevilik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir.”

Yukarıda yer alan görev ve unsurlarını;

a)      Siyasetin dışında kalmak,

b)     Millet dayanışması ve

c)      Bütünleşmesini amaç edinmek gibi hedefleri sağlamada Diyanet İşleri Başkanlığımızın, verimli millet-devlet birliğini sağlamlaştırıcı hizmetler verdiğini belirtmek bizler için vicdanî bir vazifedir.

 

 

İkinci Bölüm ve Müteakip Kısımlar:

Buraya kadar olan açıklamalarımızda Yeni Anayasamızda yer almasını zaruri gördüğümüz maddeleri, 1982 Anayasası’na göndermeler yaparak kısa gerekçelerle izah etmiş olduk. Fakat özellikle 17. Maddeden sonra gelen maddelerde, bir Anayasa hazırlama teknik ve usullerinden ziyade pekçok detay ve izahları kapsayan diğer kanun ve hatta yönetmenliklerde yer alması gereken hükümlere yer verilmiştir. Ayrıca çok sayıda yapılan “Değişiklik” ler, “Ek Fıkralar” ve “Mülga”larla 1982 Anayasası yaygın deyimiyle “yamalı bohça”ya dönmüş, diğer ciddi sebeplerle de Milletimiz ve Devletimize layık bir metin vasfına sahip değildir.

Dolayısıyla Yeni Anayasamızın hazırlanmasından sorumlu Komisyon, diğer heyetler ve sonuçta TBMM’ni uzun, titiz, bilgili, sorumlu bir çalışma beklemektedir.

TBMM’nin yeni döneminin en önemli ve muhakkak en takdire değer eseri örnek bir Anayasa olmalıdır. Başta mevcut T.C. Hükümeti’nin her fırsatta yaptığı çağrıya uygun olarak bu örnek eserin en iyi şekilde hazırlanabilmesi için geniş ölçüde bir katkı sağlanması zaruridir.

Biz de, kendi sahamızda, önemli gördüğümüz bazı düzenlemeler hakkında tekliflerimizi kısaca, ilgili ve sorumlu kişi ve mercilere sunarak bu vatandaşlık görevimizi yerine getirmek arzusundayız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Hayat:

 

Toplumun ekonomik, sosyal, kültürel ve manevî yaşayışı kendi normal seyri içinde var olmaktadır. Devletin diğer pek çok konuda olduğu gibi, burada da her alana, kesime ve kişilere müdahil olması, etkili olması gereksiz ve zararlıdır. 1982 Anayasası bu yanlışlığa düşmüş, hazırlanmakta olduğu kısa dönemin olaylarının istikametinde pek çok detay meseleye ait hükümler getirmeyi hedef almış, kısa bir ifadeyle “konjonktür”e tâbi olmuştur.

Yeni Anayasada ise Millet varlığının iktisadî, sosyal, kültürel ve manevi hayatında tayin edici temel umdeler ve Devletin yeri belirtilmeli ve toplumun tabii yaşayışına müdahaleci hükümlerden kaçınılmalıdır.

Bu serbest diyetçi bakış açısından yeni Anayasamızda şu maddeler yer alabilirler:

 

Devletin Görevi:

Madde- Devlet ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek, sosyal, kültürel ve mânevî gelişmeyi sağlamak için gerekli tedbirleri alır, uygulamalar yapar.

Devlet bu alanlarda faaliyet gösteren özel sektör ve kesimleri teşvik eder.

Yukarıda sayılan alanlarda devlet kanun koyma, düzenlemeler yapma, yatırım, kurumsal tedbirler alma gibi icraata başvuracaktır. Madde zikredilen “mânevî gelişme”den daha çok “genel ahlâk” kuralları ve bunlara uyum ve saygı davranışlarının geliştirilmesi kastedilmektedir.

Ailenin ve Çocukların Korunması:

Madde- Aile Türk toplumunun temelidir ve eşler arasındaki saygı ve eşitliğe dayanır.

Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle kadın, ana ve çocukların korunması ve millet nüfusunun azalmasını önleme, gelecek genç nesillerin devamını sağlayıcı tüm tedbirleri alır.

Devlet, her türlü istismar ve şiddete karşı çocukları koruyucu, şahsiyetlerini geliştirici tedbirleri alır.

1982 Anayasası’nda 41. Madde de yerinde olarak belirtildiği gibi “Aile” toplumumuzun temeli ve çekirdeğidir. Tarihimiz boyunca hep böyle olmuştur ve halende öyledir. Genel olarak batı ülkelerinde aile bağları zayıflamakta ve çözülmektedir. Bu ülkeler bu çözülmeyi durdurmak için pek çok tedbire başvurmakta ve malî harcamalar yapmaktadırlar.

Benzer gerilemeler ve bozulmalara uğramamak için Türkiye aileyi koruma politikalarını geliştirme ve güçlendirmelidir.

Yukarıda teklif ettiğimiz madde de bazı yeni unsurlara yer vermiş bulunuyoruz. Bunlar kısaca şunlardır:

1- Fıkrada “eşitlik” beraber ve ondan önce “saygı” unsurunu ilâve ettik.

2- Fıkrada “aile plânlamasının öğretimi ile uygulamasını sağlamak” hedefi çıkarılmıştır. Modern toplumlarda bu tercih ve uygulama çiftlerin kendilerine bırakılmaktadır. Bu çıkarılan cümlenin yerine “millet nüfusunun azalmasını önleme, “gelecek genç nesillerin devamını sağlayıcı tüm tedbirlerin alınması hedefi konulmuştur.

Bilindiği gibi gelişmiş ülkelerde, nüfus olgunlaşma (maturite) seviyesine ulaşmakta ve nüfus eksilme safhasına girmekte ve bu durum ise o ülkeler için ciddi ekonomik, sosyal ve moral problemlere yol açmaktadır. Batı Avrupa ülkelerinde ve özellikle komşumuz Rusya’da bu sorun şiddetle yaşanmakta, ailelerin çocuk sahibi olma tercihleri, gittikçe artırılan “aile ödemeli” ile teşvik edilmektedir.

Ülkemizde devlet ve özel sektörümüzün atılımları ile ekonomi sevindirici bir şekilde, cumhuriyetimizin başlangıcından beri gelişmekte, refah seviyesi yükselmekte, şehirleşme sür’atle artmakta ve zenginleşme devam etmektedir. Bütün bunlar ve diğer faktörler neticesinde de Türkiye’nin nüfusunda “maturite” safhasına gelmiş ve doğum oranlarına bağlı olarak nüfus artış hızında sürekli ve belirgin bir düşüş trendi ortaya çıkmıştır.

Demografi ilimin verileri ve Rusya, dahil Avrupa ülkelerinde görülen ciddi sosyo-ekonomik olumsuzluklar Türkiye’mizin bu temel konuda geç kalmadan etkili tedbirler almasını zaruri kılmaktadır. Bu uygulamaların olumlu ve gelişmeci yönde olması, aileyi güçlendirmesi nitelikte olması gerekmektedir.

Burada şahsi bir not da düşmek isterim. Fransa’da doktora öğrenim yıllarında, yukarıda zikredilen “aile planlaması” uygulamalarının bizim tür ülkelerde ciddi olumsuzluklara yol açacağını gördüğümden dolayı ülkeme döndükten sonra bizdeki yanlışlığı genç bir akademisyen ve araştırmacı olarak anlatmaya devamlı gayret ettim.

 

Devlet Plânlama Teşkilatı’nda kendi sorumluluğum altındaki “Sosyal plânlama” çalışmaları dışındaki ülkemdeki bu “yaygın yanlış”ı ve etkili bir bir şekilde düzeltme imkânı olmadı. Anayasalar gibi temel mevzuatın hazırlayıcıları da bu tür alanlarda uzman bilgisi olan kişilere başvurmak gereğini duymadıklarından yıllarca bu gayrî ilmî, olumsuz uygulamalar yapıldı. Ülkemizin aleyhine olan bu uygulama bazı dış kuruluş ve çevreler tarafından teşvik edilmiştir. Şurasını da hatırlatalım ki son dönemde hükûmet yetkilileri sorunu gördüler ve düzelmesi için topluma hatırlatıyorlar.

Bir milletin refah seviyesinin yüksek olması şüphesiz ki nüfusunun azlığına değil ve fakat zengin kaynaklara sahip olması ve bunları en verimli bir şekilde değerlendirmesine bağlıdır. 2011 yılının 75 milyonlu Türkiye’nin refah seviyesini, fert başına düşen milli geliri iktisadi güç ve zenginliği 1930’ların ortalama 15 milyon nüfuslu Türkiye’sinden şüphesiz çok daha fazladır. O tarihten bugünlere nüfusumuza katılan 60 milyon Türk yurttaşımız Türkiye’yi fakirleştirmedi, zenginleştirdi.

 

 

Türkçenin Yaygınlaştırılması:

 

Bizim de Yeni Anayasa’nın başlangıç maddesinde tekraren teklif ettiğimiz ve önceki Anayasalarımızın tümünde olduğu gibi Devletin, dili Türkçedir. Bu esas değişmemeli ve zayıflatılmamalıdır. 1982 Anayasası’nın 42. Eğitim ve öğretimle ilgili maddesinde de, son fıkrada, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez”  hükmü yer almaktadır. Bu maddeye en son fıkra olarak aşağıdaki hüküm eklenmelidir:

42. Maddeye Ek:

“Devlet Türkçenin gelişme ve dünyada yaygınlaşması gereken tedbirleri alır, düzenlemeler yapar.”

Türkçe dünyanın en eski köklü ve yaygın dillerinden birisidir. Birleşmiş Milletlerin “UNESCO” teşkilâtının araştırmalarına göre dilimiz Türkçe Dünyada en çok konuşulan 10 dil arasındadır.

Diller konusunda uzman ilim adamları ve araştırmacılar dünyada 2100 civarında değişik dilin varlığını, konuştuğunu tespit etmişlerdir. Sadece Hindistan’da konuşulan mahalli dil sayısı 200’e ulaşmaktadır. Afrika’da, Asya’da, yakınlığımızda olan Kafkasya’da da çok çeşitli diller konuşulmaktadır.

Kafkasya’daki dillerin çokluğundan dolayı, adeta her tepenin arkasında değişik bir dil olduğundan eski Arap coğrafyacıları ve bu bölgeye gelen gezginler Kafkas mıntıkasına “Cebel-i Elsine” “diller ülkesi” demişlerdir. Zamanımızda bu dillerden bazıları kaybolmaktadır. “Ibıhça” bunlardan birisidir.

Söz konusu 2100 civarındaki konuşulan dillerden sadece 75 kadarının 1 milyondan fazla insan tarafından konuşulup yazılı şekilde olduğu, yani yazı dili haline getirilmiş olduğu da yine ilmî olarak tespit edilmiştir.

İşte Türkçemiz, bu 75 civarındaki dünya dillerinden en çok konuşulan ilk 10’u içerisinde bulunmaktadır. UNESCO’nun tespitine göre İngilizce, Mandarin Çincesi, İspanyolca, Portekizce, Bahasa Endonezya’ca gibi çok yaygın dillerin bulunduğu diller grubunda yer almaktadır.

Türkçe Türkiye dışında Çin Seddi’nden Adriyatik’e kadar uzanan coğrafyada,  Avrasya’da yer alan milyonlarca kişinin ana dilidir. Ayrıca, batı Avrupa, kuzey Amerika ve Avustralya’da yaşayan, Türkçe konuşanların sayısı da milyonlarla ifade edilmektedir.

 

TBMM’nin 22. Döneminin son haftalarında “Yunus Emre Türkçe Kültür Merkezleri” kanununun kabulü sırasında söz alan konuşmacılar ve bizzat bu satırlarının yazarının yaptığı açıklamalar Türkçenin “Dünya Dilleri”nin ön safta gelenlerinden biri olma özelliğine sahip olduğu açıklıkla ortaya koymuştu. Bu konuda Devletimizin sorumluluğunun bir Anayasa hükmü haline getirilmesi yerinde ve zaruridir.

Şu hususu belirtmekte fayda vardır ki geniş Türk coğrafyasında değişik türkçe lehçeleri konuşulmakta ve yazılmaktadır. Bunların hepsinin, müşterek lehçe olarak, İstanbul’da konuşulup yazılan Türkçeyi tek örnek almaları Kırımdan İsmail Gaspıralı, Azerbaycan’dan Vahapzade, Kazakistan’dan Cengiz Aymatov gibi pek çok fikir, edebiyat adamları ve yazarlar tarafından belirtilmiştir. Böylece Türkiye’nin dil birliği konusundaki sorumluluğu daha da artmaktadır.

Türkçenin yukarda yer aldığı gibi “gelişmesi” ve “yaygınlaşması” için her şeyden önce kendi ülkemiz Türkiye’de bütün okul kademelerinde, yeni tüm okullarda, ilköğretimden Üniversitelere kadar öğretimin Türkçe yapılmasına doğrudan bağlıdır. Bütün ilim, teknik ve meslek dallarında öğretimin kendi öz dilimizde yapılması Türkçeyi de geliştirecek, zenginleştirecek ve çağın tüm kavram ve terimlerinin Türkçe ifadesini mümkün kılacaktır.

Ülkemizde bütün kademelerde öğretimin Türkçe yapılması başka dillerin öğrenilmesine asla engel teşkil etmeyecektir. Yabancı dillerin de öğrenilmesi için Devlet lüzumlu tedbirleri alacak, düzenlemeler yapacaktır, hatta destekçi olacaktır. Dolayısıyla Yeni Anayasamızda şöyle bir hüküm yer almalıdır.

Madde- Türkiye’de öğretim, bütün kademelerde, Türkçe yapılır. Milletlerarası antlaşma hükümleri saklıdır.

Yabancı dillerin öğrenimi, ayrı kurslarda sağlanır.

Devlet yabancı dillerin öğrenilmesini destekler.

Bu hüküm dolayısıyla, bazı okul ve üniversitelerde yabancı dil öğretimi yapılmasının getirdiği mahzurlar önlenmiş olacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlim, Araştırma ve Öğretim Hürriyeti:

 

Bir ülkenin her sahada ilerlemesi, dünyadaki medeniyet yarışında ön saflarda olabilmesinin vazgeçilmez şartlarından biriside, şüphesiz ki orada ilmi çalışmalar, araştırma ve öğretim faaliyetlerinin hür, serbest olmasına bağlıdır. Bu hürriyetler sağlanmadan ilim adamlarının araştırmacılar ve öğretim üyelerinin verimli olması, çağdaş bilgileri yeni nesillere aktarabilmesi ve değişik sosyo-ekonomik alanlarda gelişmeleri sağlamaları mümkün değildir. Öyleyse Yeni Anayasamızda aşağıdaki gibi bir hükmün yer alması, geçmiş tecrübeleri de göz önünde tutarak zaruri olmaktadır:

 

İlim, Araştırma ve Öğretim Hürriyeti

Madde- Yüksek öğretimin her kademesinde çalışan öğretim üyeleri, görevlileri ve araştırmacılar ilmi çalışmaları, fikir ve kanaatlerini açıklamak ve öğretim faaliyetlerinde serbesttirler, bunlardan dolayı kınanamaz ve kısıtlanamazlar.

Bir ülkenin ilim adamları, araştırmacı öğretim üye ve görevlileri, ilmî ve fikrî üretimde, yayınlarında hür olmazlarsa, baskı ve cezalandırma tehdidi altında bulunurlarsa, orada yenileşmenin, hataları düzeltmenin dolayısıyla gelişmenin önü kesilmiş olacaktır. Bu ise toplumun hayat damarlarının kesilmesi demektir.

Türkiye’mizin yakın geçmişinde, ilim ve fikir adamlarının susturulması, hatta kanaatlerinden dolayı cezalandırılması olayları, üniversitelerimizde cereyan etmiş, pek çok profesör, doçent ve yardımcıları gibi ilim adamları, listeler halinde, çalıştıkları yüksek öğretim kurumlarından tasfiye edilmiş, işlerine son verilmiştir.

Bu tasfiyeler askerî darbelerden sonra vukuu bulmuştur. Hangi meslekten olursa olsun kişiler, T.C. Ceza Kanunu’nda yazılı belirgin suçlardan dolayı, meşru mahkemelerde yargılandıktan sonra cezalandırılır.

Darbeler döneminde bu hukukî esasa saygı gösterilmemiştir. Şahsi fişlemeler sonucu genellikle köklü üniversitelerimizde görevli pek çok akademisyenin işine son verilmiştir.

Bu hal hukukunun ve akademik hürriyetlerin, serbestiye tin açık ihlâlidir. İlim adamı, öğretim üye ve görevlileri suç işlemez elbette denemez. Fakat suçların bilinmesi ve hangi ceza kanunu maddelerinin ihlâl edildiği açıkça bildirilmesi ve âdil yargılama esastır.

Böylece, yüksek vasıflı işgücü yetiştirecek üniversite ve yüksek okullarımız ilim adamlarının bir kısmından mahrum olmuş ve keyfi tasarruflarla akademik hürriyet çiğnenmiştir.

Bu tür baskı ve mesleğinden tasfiye endişesi bir kısım ilim adamlarını suskunluğa ve “Şartlara uyma” yoluna sevk etmekte, konfarmist bir hayat anlayışı ile hakikatin değil gücün, güçlünün savunucusu olmaktadırlar.

Ülkemizde bazı akademisyen ve yazarların millet iradesi hürriyet ve haklar, demokrasi konularında bu insan onurunu esas alan hayati kavramları savunacakları yerde darbelere, dikta rejimlerine, baskı ve haksızlıklara adeta arka çıkmaları, ilmî, akademik hürriyet gibi temel vasıflardan uzaklaştıkları, hür fikir ve ifade sahibi olamadıklarını göstermektedir.

Bu hal ise bir toplum için büyük bir kayıptır, gerçektende hayat damarlarından birisi tıkanmıştır. Genç yaşlarımda büyük hocalarımdan şöyle bir beyit işitmiştim:

“Sanma ki zulüm ile âlem olur harap.

Eyler onu müdana-i âliman harap”

“Müdana” kelimesi burada menfaat peşinde olmayı ifade ediyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yüksek Öğretim Koordinasyon Kurulu:

Ortaöğretimden sonra gelen yüksek öğretim kademesi ülke ve millet için vazgeçilmez, hayati öneme sahiptir. Üniversite, yüksek okullar ve araştırma enstütüleri tarafından sağlanan bu öğretim ve eğitim, yukarıda belirtilmiş olan, ilmî düşünce, çağdaş seviye ve akademik hürriyetler gibi esaslara göre yürütülür.

Türkiye’de sayıları artmış ve artmakta olan, bütün ülke sathına yayılmış bulunan, yüksek öğretim kuruluşlarının verimliliklerini artırma ve seviyelerinin yükseltilmesi için aralarında millî ölçüde bir koordinasyonunun sağlanması gereklidir. Bu ihtiyaç Yeni Anayasa’da şöyle bir madde ile belirtilip, yer alabilir:

Madde- Bütün üniversitelerin yatırım kadro yeni akademisyenlerin yetiştirilmesi, ilmî sahada işbirliği ve iş bölümü yapmak ve benzer alanlarda birlikte karar vermek için yüksek öğretim kuruluşları arasında bir “Yüksek Öğretim Koordinasyon Kurulu” kurulur.

Bu kurulum teşekkül şekli, yetki alanları ve çalışma usulleri kendi özel kanununda belirtilir.

Madde- Üniversiteler ve bağlı fakülteler, kendi yönetim organlarını, kendi öğretim üyeleri arasından seçerler. Rektörler, fakülteler arasında dönemsel esasa dayalı olarak seçilirler.

Üniversitelerin ve yönetimlerinin bağlı olduğu esas usuller özel kanunlarında yer alır.

Gerek Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ve gerekse üniversitelerimizin kuruluş ve çalışma usulleri, yetkilerinin kullanılması, çeşitli müdahaleler geçmişte derin uyuşmazlıklar ve huzursuzluklara yol açmıştı. Böyle bir ortam ülkenin eğitim ve öğretim hayatında, giderilmesi zor kayıplara da yol açıyordu.

Bu durumun ana sebeplerinden biri, hiç şüphesiz, YÖK’ün kuruluşunun askerî döneme rastlaması ve bunun neticesi olarak da düzenlemenin askerî anlayışa göre şekillenmiş olmasıdır. Çıkarılan kanunun yanlışlıklarını düzeltmek gayretiyle hemen başlangıçta İstanbul Üniversitesi Beyazıt Yerleşkesi’nden (Hukuk, İktisat) bu satırların yazarı, Edebiyat Fakültesi’nden merhum hocamız Prof. Dr. Muharrem Ergin, Tıp Fakültelerinden Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ın da bulunduğu bir İstanbul Üniversitesi heyeti olarak Ankara’ya gittik. TBMM’nin binasında o günkü askerî yönetim çalışıyordu. Yönetimin genel sekreteri Necdet Üruğ Paşa bizleri nezaket ve saygıyla karşıladı. Rahat görüşebilmemiz için, tatil Cumartesi gününü ayırdı. YÖK konusunu, kanunu ana esasları ve önemli ayrıntılarıyla müzakere ettik.

Değerli ve yetkin bir general olan, sayın genel sekreter sonuçta bize “YÖK kanununun bu şeklinin düzeltilmesi ancak bir, kısa da olsa, uygulama neticesinde yapılabileceği anlaşılıyor, hocalarım” demek durumunda kaldı. Bizler, daha önce tanıdığımız ve demokrat görüşlü olduğunu bildiğimiz Üruğ Paşa’ya teşekkür ettik ve İstanbul’a dönerek meslektaşlarımıza durumu aktardık.

Sonra ülkemizde normal durum sivil idare avdet etti. Fakat YÖK’te ve kanunun uygulamasında gerekli esas değişiklikler yapılmadı. Bir iki istisnası ile, örnek olarak Prof. Dr. Mehmet Sağlam’ı zikredebiliriz, YÖK başkanları, askerî anlayışı, bazen çok daha katı şekilde uygulamaya soktular. Birer akademik kuruluş olan üniversitelerin meselelerini, zamanlarının Ordu Komutan’ları ile çözme yoluna giden YÖK başkanları görüldü. Rahmetli Prof. Dr. Turan Feyzioğlu’nun sıkça söylediği “Kötü kanunlar dahi iyi uygulayıcılar elinde müspet sonuçlar verir” kuralı YÖK’te işlemedi. Bazı başkanların kendi meslektaşları üzerinde tahakküm kurma halleri acı sonuçlar verdi.

YÖK çalışmalarının uzun süre bekleneni verememesi, hatta aksi olumsuz durumların ortaya çıkmasının bir diğer sebebi de bu Kurul’un varlığı ve çalışmalarına ait ayrıntıların 1982 Anayasası’nda yer alması olmuştur.

Anayasa’daki değişiklikler, gerekli olduğu zaman, kısa sürede ve sık olarak yapılamamaktadır. Kanun değişiklikleri yapmadaki esneklik şüphesiz ki Anayasalarda yoktur. Bu bakımdan hem YÖK hem de üniversiteleri ilgilendiren pekçok hususun kendi özel kanunlarında düzenleme zorunluluğu vardır.

Masum ve fakat yanlış olana bir örnek vermek gerekirse, ülkemizin en köklü üniversitelerinden ilki İstanbul Üniversitesi’nin Rektörlüğü, seçimdeki kural sebebiyle tıp mesleğinde olan meslektaşlarımıza tescil edilmiş gibidir.

Bu gibi hallerde rektör seçimi, daha önceleri olduğu gibi, fakülteler arasında dönemsel (rotasyon) hale getirilebilir. Bu değişiklik kanunda yapılabilir.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalar gösteriyor ki, 1982 Anayasası’nda yer alan “Yüksek Öğretim Kurumları ve Üst Kuruluşları” düzenleyen ve ayrıntılı hükümleri içeren maddeler (130, 131 ve 132) tamamen kaldırılmalı, onların yerine, teklif ettiğimiz, “Yüksek Öğretim Koordinasyon Kurulu”nu ihdas eden madde getirilmelidir. YÖK ve üniversitelere ait ayrıntılı hükümler kendi özel kanunlarında bulunmalıdır.

Akademik kuruluşlar olan üniversiteler ve yüksek öğretimin tümü keyfi ve ideolojik olmayan yönetim şekil ve anlayışına kavuşturulmalıdır. Yeni Anayasa bu esası göstermelidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yabancıların Durumu:

Türkiye, tarihi boyunca ve özelliklede Osmanlı Devleti’nin yükselme döneminden beri dışa açık bir ülke olmuştur. Pek çok ülke, toplum ve devletlerle sürekli ilişkilerimiz kurulmuş, karşılıklı çıkarlar sağlanmış ve etkileşim olmuştur.

Fakat Osmanlı Devlet’imizin gerileme sürecinde yabancı ülke ve kuruluşlarla ilişkilerimizde ülkemiz aleyhine bir denge kayması ve maddi ve manevi kaynaklarımızın ecnebiler tarafından istismar edilip, sömürülmemiz durumu ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla cumhuriyetle birlikte ve özelliklede birinci İzmir İktisat Kongresi sonrası Devletimiz, pek çok alanda “korumacı” ve hatta “içine kapanma” denilebilecek bir politika takip etmiştir. Fakat 2. Dünya Harbi’nden sonraki on yıllarda Türkiye, özellikle de rahmetli Turgut Özal’lı dönemde “Dış Dünyaya Açılma” atılımlarında hızlı adımlar atmıştır. Mevzuat değişiklikleri ve uygulamalar olmuştur.

Bu olumlu gelişmeler elbette ki ülkemizin maddi ve manevi varlıklarının yabancıların istekleri, hedefleri istikametinde ülkeye zarar verecek tarzda kullandırılması manasına gelmemelidir. Dolayısıyla bazı alanlarda kısıtlamaya varan tedbirler alınması zaruridir.

İşte bu maksatla eğitim, öğretim, kültür ve savunma sanayi gibi alanlarda Türkiye’mizi yabancı nüfuzuna, korumasız terk etmek ülkemizin bütünlüğüne, kültür birliğimiz ve vatan topraklarının savunulmasını zaafa uğratıcı sonuçlar doğurur. Öyleyse Yeni Anayasa’mızda böyle bir olumsuzluğu giderecek bir hükme ihtiyaç vardır:

Madde- Yabancılar Türkiye’de üniversite ve yüksek okul açamazlar. Devlet, yüksek vasıflı insan gücü açığının bulunduğu alanlarda, öğrencilerin, yurt dışındaki üniversite ve araştırma merkezlerinde öğrenim yapmasını kolaylaştırır ve burslar verir. Yurt dışından, Türk Yüksek Öğretim Kurumları’na öğrenim için gelmek isteyen öğrencilere imkânlar hazırlar. Komşu ve Türk Dili konuşan ülkelere öncelik tanınır.

Madde- Yabancılar, medya kuruluş ve tesisleri, radyo, televizyon, günlük gazeteler, süreli yayınlar ve benzerleri ile doğrudan savunma sanayii üretimi yapan kuruluş ve tesislerin yönetimine hâkim sahipleri, işleticileri ve hissedarları olamazlar.

Günümüzde “Hakimiyet kurma”, “Egemenlik tesis etme” gibi durumlar, çok değişik vasıtalar kullanma ve muğlak terminolojiyi yaygınlaştırma şekilleri ile, sessiz usullerle tesis edilebilmektedir. Bu alanda ön planda olan devletler, diğerleri üzerinde etkilerini tesis ve sağlamlaştırma için, görünüşte masum, gerçekte yönlendirme, kontrol etme hedeflerine geniş kitlelerin dikkat ve karşıtlığını çekmeden ulaşmayı değişik ve ince politika teknik ve taktiklerle gerçekleştirmişlerdir.

Geçmiş asırlarda “kolonizm” sömürgeleştireceği ülkelere önce İncil ve din adamları gönderip, müteakiben de ellerinde süngü ve silahı olan istilacı birliklerini sevk ederek oraları hakimiyetleri altına alıyorlardı.

2. Dünya Harbi sonunda Sovyetler, Nazilerden kurtardığı ülkeleri askerî güçle işgal etmiş ve sonrada hem o milletler dahilinde ve hedef ülkelerde yayılmacı ideolojisini, komünizmi, yerleştirmeye çalışmıştır.

Böylece hem “tepeden” ve hem de “içten” pek çok zayıf devlet üzerinde hakimiyetin tesis ve devam ettirmek istemiştir. 1990’larda Gorbaçov dönemiyle birlikte dikta, zulüm ve sömürü sistemi çökmüş, yeni müstakil ülkeler kendi devletlerini kurmuşlardır.

Bugünün şartlarında, diğer ülkeler üzerinde hâkimiyet kurmak ve devam ettirmek hedefini seçmiş olan güçlü aktif devletler yeni, sessiz ve masum görünen teknikler geliştirmişlerdir. Bunlardan en derinden etkili olanları ise “eğitim”, “kültür”, “iletişim”, “yayın” alanlarında yapılan çalışmalar ve şüphesiz ki savunma sisteminde görülen bağımlı kılma politikalarıdır.

Eğitim, kültür, iletişim yayınlar vasıtasıyla hedef ülkedeki bir kesim aydın ve onlar vasıtasıyla da kitleler üzerinde zihni, düşünce, dünya görüşü alanlarında derin bir etki ve yönlendirme gücü elde eden aktif devlet, bu yaptırım üstünlüğünü tabii olarak kendi çıkar ve gayeleri lehine kullanmaktadır.

Zihni bağımlılık durumuna getirilen topluluklar, milletler en uysal bir tarzda aktif ülkelerin politikalarını kabullenmekte ve netice olarak çeşitli alanlarda sömürülmektedirler. Burada, en yakın geçmişten, herkesin hatırlayacağı bir örnek verebiliriz. Birinci Körfez Savaşı sırasında A.B.D, İngiltere, Fransa ve diğer ittifak devletleri, müştereken etkili bir psikolojik harp taktiği uyguladılar: “Irak’ın devlet başkanı Saddam’ın elinde, cehennem topları, füzeler gibi öyle ‘Kitle imha silahları’ bulunmaktadır ki, çok uzak menzilleri, Türkiye’de Ankara’yı hatta daha uzakları vurup tahrip edebilir.” Öyleyse Irak’a yakın her ülke Irak’a savaş ilan etmelidir.

Türkiye üzerinde de bu etki güçlü bir şekilde yapıldı. Ülkemiz Irak’a karşı savaşa, koalisyon kuvvetleriyle beraber katılmadı ve fakat Ankara gibi büyük şehirlerde “Irak’ın imha edici füze ve bombalarına karşı” günlerce “gece karartmaları” yapıldı. Bu şüphesiz gülünç ve aynı zamanda acınacak bir durumdur. Sonuçta, uluslararası bir “kontrol heyeti” Irak’ın hiçbir kitle imha silahına sahip olmadığını net bir şekilde açıkladı. Bu örnek İttifak Devletleri’nin yalana dayalı bir propagandanın nasıl etkili ve yönlendirici olabileceğini göstermiştir.

Türkiye dün ve bugün NATO gibi güçlü bir kolektif savunma sistemi içindedir ve “soğuk savaş” sürecinde bu statü bize çok faydalı olmuştur. Varşova Paktı dağılmasına rağmen bizim NATO içinde bulunmamız ülkemizin savunması yönünden hayati öneme haizdir.

Bu gerçeği tespit etmekle beraber bir başka değişmez gerçeği de daima zihinlerimizde canlı tutmak ve gereğini yapmak zorundayız. “Bir ülkenin gerçek savunma ve caydırıcı gücü kendi milli ordusunun gücü ve imkânlarıyla ölçülür.” Ülkenin savunması gibi hayati vazgeçilemez ve mukaddes bir görev, esasta, başka ülkelerin kararlarına bağımlı olarak yürütülemez. Bu durum kendi içinde pek çok rizikoyu içerir.

Bu tespit hiçbir zaman ülke savunması, savaşta galip gelmek için müttefiklerle işbirliği yapmamak manasına elbette gelmeyeceği gibi, her türlü dış kaynakları kullanmamak olarak yorumlanamaz. Çok güçlü bir orduya sahip Fatih Sultan Mehmet dahi surları yıkan topların imalinde Macar ve diğer vasıflı işgücüne başvurmuştur. Tarihte pek çok olumlu örnekler vardır.

Fakat, bugünkü dünya şartları ve konjonktür savunma gücümüzün hususiyle savunma sanayi ve teknolojisi alanlarında, hızla ve ileri derecede takviye edilmesi zaruretini ortaya çıkarmıştır. Sür’atle zaman zaman estirilen karamsar atmosferi bertaraf edip ordumuzun ve ekonomi sanayimizin “caydırıcı” gücünü en üst seviyeye yükseltici atılımları gerçekleştirmemiz erteleyemeyeceğimiz, hayati bir hedeftir. Teknolojik hamlelerle tam caydırıcı güce sahip olmak, muhakkak ki en verimli savunma şeklidir. Böyle bir hedefi hakiki anlamda gerçekleştirmek kendi savaş sanayimize kendimizin sahip olmamız ve geliştirmemizle mümkündür. İleri teknolojide dış katkı ve işbirliği çoğu zaman kaçınılmazdır, fakat tesislerin sahibi ve yönetimi “milli” olma zarureti vardır.

Yukarıdaki açıklamalarımızda üniversite, medya savunma sanayii gibi öğretim, iletişim, ülke bütünlüğünü doğrudan ilgilendiren kritik ve hayati alanların yabancılara devredilemeyeceği bu sahalarda yabancılar lehine özelleştirmeler yapılmaması gerektiğini belirttim.

1982 Anayasası’nın 47. ve kenar başlığı “Devletleştirme ve Özelleştirme” olan maddesinde devlet özelleştirmelerine ait hükümler yer almıştır. Uygulamada, özelleştirme alanında lüzumlu olanlarının yanında ülke ve halkımızın aleyhine hatalı bir kısım özelleştirmeler yapılması girişimleri olmuş, bunların bir kısmı kamu oyumuz ve TBMM’nin yerinde hassasiyeti karşısında önlenmiş ve fakat bazıları maalesef yürürlüğe konmuştur.

Bu hatalı özelleştirmelerden bir tanesi de Tekel’in yani kamu yönetiminin elinde, kontrolünde bulunan alkollü içkilerin üretim ve satışının özelleştirilmesi olmuştur. Bu karar şüphesiz ki halk sağlığına açıkça ve ağır şekilde zarar verici niteliktedir. Özel sektör, dünyanın her yerinde “kar maksimizasyonu” peşindedir, bu örnekte alkollü içki tüketimini ne kadar teşvik edip artırırsa kârı o kadar yüksek olacaktır. Nitekim öyle de olmakta, özel firmaların, reklam ve diğer teşvik gayretleriyle Türkiye’de alkol tüketim ve alışkanlığı devamlı ve endişe verici bir seyir takip ederek artmaktadır.

TBMM’de İstanbul Milletvekili olarak bulunduğum sorumluluk döneminde alkollü içki üretim ve satışını özelleştiren mevzuatı önlemek için, milletvekili yetkileri içinde, gayret sarf ettim. Maalesef netice alamadım. Samimi kanaatim bu mevzuatı hazırlayıp TBMM’den geçiren ve lehte oy kullanan meslektaşlarım ağır ve veballi bir hata işlemişlerdir. Ülkemizde alkol tüketiminin artması, hastanelerimize başvuran alkolik vatandaşlarımızın çoğalması, Türkiye’yi kısa sürelerle ziyaret eden turist sayısının fazlalaşması ile izah edilemez. Alkollü içki imal ve satışını serbest bırakan mevzuatı hazırlayan ve halkımıza, gençliğimize karşı işlenen bu vebale el kaldıran pek çok politikacı halen yeni dönem TBMM’nin üyeleridir. Halkımızın, nesillerimiz ve ırkımızın, genel sağlığına aykırı bu durumu, umarız ve dua ederiz ki, önleyici tedbirleri kararlaştırıp uygulamaya koyarlar. Değerli Cumhurbaşkanımız Sayın Doç. Dr. Abdullah Gül’ün bu hayati sağlık konusunda inisiyatifi başlatıcı bir rolü olabilir. Bu alanda sigara içmeyi kısıtlama başarılı uygulamasından daha da olumlu sonuçlar alınabilir. Böylece ağır bir hata ve vebal düzeltilebilir.

 

 

 

 

Sendikalar ve Toplu Sözleşme

Devletin, yoksullar, yaşlılar, bakıma muhtaç olanlar, engelliler ile alt gelir gruplarını, sosyal adalet, sosyal ve ekonomik denge, vatandaşların insanlık haysiyetine uygun yaşama imkânlarına sahip olmaları ilkelerini gözeterek, koruma görevini daha önce belirtmiştik. Bugün bütün gelişmiş modern devletlerde bu sorumluluk kabul edilerek, çeşitli sosyo-ekonomik tedbirler alınmakta, uygulamalar yürürlüğe konmakta ve toplumda sosyal barış, huzur sağlanarak sürekli gelişme gerçekleştirilmektedir.

Gelirinin, geçiminin kaynağını esasta sadece emeğinin teşkil ettiği işçiler de devletin koruma ve gözetmesi altında olmalıdır. Bu emekçilerin, iş güvenliği ve ailelerinin yaşama şartlarını, sosyal endişelerden mahrum bir “Serbest Ekonomi Piyasası”nın konjonktür el şartlarına terk edilmesi kabul edilemez.

Bu temel anlayış sebebiyle, özellikle, sanayii inkılâbından günümüze kadar, modern devletler, işçileri, çalışan kadın ve çocukları koruyucu tedbirler almışlar, politikalar geliştirmişlerdir.

Bu koruma uygulamalarından en önemlilerinden birisi de işçilerin sendika kurma hakkına sahip olmaları ve çalışma şartlarını işverenlerle karşılıklı toplu sözleşmelerle kararlaştırmalarıdır.

İşçi sendikalarının Batı Avrupa’da ortaya çıkıp iş piyasasında yerlerini almalarından yakın tarihlere kadar geçen uzun sürede sınıf mücadeleleri yapan, çatışmacı siyasi sendikalarla varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu tür sendikalar, sosyal barış ve huzuru sarsmakta ve pekçok kayıplara sebebiyet vermektedirler.

Özellikle, 20. Yüzyılın ortasından itibaren Batı Dünyası’nda ortaya çıkan gelişmeler, bu tür sınıf mücadelesi yapan, siyasi ve militan yapıdaki sendikaları geri plana itmiş amacı işçilerin, çalışanların refahı yaşama şartlarını düzeltmek olan “mesleki sendikacılığı” güçlendirmiştir. Böylece toplumdaki sosyal huzur bozulmadan çeşitli sektörlerde kayıp ve karşıtlıklar ortaya çıkarmadan, işçiler ve diğer çalışanların dengeli talepleri gerçekleşmektedir.

Ülkemizde de çalışma hayatında, işçi-işveren ilişkilerinde, son dönemlerde, gelişmiş batı ülkelerinde olduğu gibi karışıklıklara, sosyal çatışma ve kayıplara yol açmadan mesleki sendikacılık anlayışı ile uygulaması güç kazanmaktadır. Bu durum, ülke ekonomisinin sürekli büyümesi ve işçilerimizin hayat seviyesinin yükselmesinde çok önemli olmuştur.

Marksist anlayışlı, çatışmacı, siyasi sendikacılıktan, işçilerin hayat seviyesini yükselten, çalışma şartlarını düzelten mesleki, profesyonel sendikacılığa geçiş, devam eden olumlu bir gelişmedir.

Fakat çalışma ilişkilerindeki bu değişim esasta ücretlerinden başka gelirleri olmayan işçilerin, sistem içinde kendilerine ait bir devlet koruması şemsiyesinden mahrum bırakılmaları anlamına gelmez. 1982 Anayasası’nda işçi ve işverenlere ait düzenlemeler uzun maddeler, çok fazla sayıda eklerle, maddeler 51-55 karmaşık hale gelmiştir. Aşağıdaki teklifte yer aldığı gibi işçi-işveren ilişkileri 3 maddede kısaca esas olarak ifade edilebilir ve ayrıntılar özel kanunlarında düzenlenir.

 

İşçi ve İşveren İlişkileri:

Madde- İşçi ve işverenler ücret ve diğer çalışma şartlarını ferden karşılıklı olarak veya üyesi oldukları sendikalar aracılığı ile kararlaştırırlar.

Toplu sözleşme vasıtasıyla yapılan uzlaşmalarda, hakkaniyet, sosyal barış, sosyal adalet, ekonomik ve sosyal denge ilkeleri gözetilir.

Madde- Toplu sözleşme ve müzakerelerinde uzlaşma sağlanamadığı hallerde arabulucu ve bağdaştırıcı safhalardan geçilmeden, işçi ve işveren taraflar grev ve lokavt eylemlerine başvuramazlar.

Madde- Sendikalar, toplu sözleşmeler, grev ve lokavt eylemlerine ait düzenlemeler kendi özel kanunlarında yer alır.

Grev ve lokavtlar iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, sosyal barışı bozan, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.

 

Tarih, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması

1982 Anayasası’nın 63. Maddesinde yukarıdaki başlık altında Devletin, zikredilen varlıkların korunmasında yüklendiği görev ve sorumluluk hükmü yer almaktadır. Fakat bu maddenin metninden açıkça anlaşılacağı gibi bunlar Türkiye hudutları içindeki varlıklardır.

Türkiye Coğrafyası dışında da çok önemli tarih ve kültür mirasımız bulunmaktadır. Bunların azımsanmayacak bir kısmının, zaman içinde, karşıt yönetimler tarafından tahrip ve yok edildiği bilinmektedir. Buna rağmen önemli ölçüde olanlar halen ayaktadır ve bunların ihya edilmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin manevi sorumluluğundadır. Yıkılmış bir “Mostar” köprüsünün tekrar yapılıp, açılması ülkemizin tarih ve kültür alanlarındaki evrensel itibarının yükselmesine önemli ölçüde hizmet etmiş ve milletimizin derin bir sevinç duygusu yaşamasına yol açmıştır.

Tarihi ve kültür mirasımızın, bağlarımızın öncelikle bulunduğu bölge, Avrasya Kıtası’nın güney kuşağıdır, daha net bir ifade ile doğuda Orhun Abideleri ile batıda Dirina Köprüsü, Gül Baba dergâhına kadar uzanan kuşaktadır. Bu bölgede yapılan koruma görevlerini Yeni Anayasa’da hükme bağlamak üzere, 1982 Anayasası’nın 63. Maddesi aynen muhafaza edilerek, ona aşağıdaki şu fıkra eklenmesi yerindedir.

Ek fıkra-  devlet Türkiye dışında ve öncelikle Türk dili konuşan ülkeler ve topluluklarda bulunan tarih ve kültür mirasını korur. Gereken işbirliği anlaşmalarını yapar.

Bilindiği gibi, esasen bu bölgedeki pek çok tarih ve kültür varlıklarımızın Hoca Ahmet Yesevi Külliyesi’nden Sultan Muradın Kosova’daki türbesine kadar, ihya edilip, dünya turizmine açılmıştır. 1982 Anayasası’nın 63. Maddesine yukarıdaki fıkranın ilavesiyle hükümlerinin Yeni Anayasa’da yer alması, konunun önceliği ve uygulamada önemi bakımından yerinde olacaktır.

 

Seçimler ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakları:

Bu konuda 1982 Anayasasının 67. Maddesinin ilk dört fıkrası aynen Yeni Anayasa’da yer alabilir, diğer fıkralar ilgili özel kanunlara aktarılmalıdır.

Siyasi Partiler:

Gerçek bir demokratik Cumhuriyet Yönetimi’nin çoğulcu ve hür siyasi partiler mevcut olmadan ve bunlar faaliyetlerini serbestçe yürütüp, dürüst düzenlenen seçimlere eşit hukuki zeminde katılmadan, söz konusu olamayacağı açıktır.

Ülkemizde, demokratik bir yönetimin başlangıcı sayabileceğimiz, 1908 Meşrutiyeti ile aynı zamanda siyasi partilerimiz kurulmaya ve açık bir şekilde faaliyete geçtiler. Bu dönem beraberinde, önlenemez şiddet olayları, devletin en üst kademelerine kadar uzanan siyasi cinayetler, baskınlar ve darbeler getirdi. Sonuçta, İttihat ve Terakki Fırkası’nın katı dikta yönetimi ve isabetsiz icraatı, uzun asırlar varlığını sürdürmüş olan Osmanlı Devleti’nin, yok olup tarihe mal olmasına yol açtı.

Cumhuriyet Dönemi’nin başlangıcında rahmetli Atatürk yakın arkadaşı Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kurdurarak demokrasiye geçme ideali istikametinde bir adım attırdıysa da bu teşebbüs başarılı olamadı; Türkiye tek parti yönetimiyle 1946 yılına kadar geldi.

1946 yılında, iç ve dünya şartlarının etkisi, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün isabetli öngörüşü ile Celal Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşları, mer’i kanunlar değiştirilerek Türkiye’de demokratik rejime geçişe sağladılar. 1946 yılı seçimleriyle 1960 darbesine kadar geçen sürede ve ağırlıklı olarak iki siyasi partinin, C.H.P ve D.P sert ve hırçın siyasi mücadeleleri türk siyasi hayatına hakim oldu. 1960 yılı 27 Mayısı’nda yapılan askerî darbe, onar yıl aralıklı olarak ortaya çıkan yeni darbe ve müdahalelerle Türkiye, fiili olarak bir “Demokrasi ve vesayet” rejimi yaşadı. Bu “Demokrasi ve vesayet” rejiminin en önde gelen belirti araz ve göstergelerden birisi de hiç şüphesiz sık sık siyasi partilerin kapatılması idi. Öyle ki kendi kamuoyumuz ve batı demokrasi ülkelerinde Türkiye’nin bir “Partiler mezarlığı” haline getirildiği görüşü yerleşmeye başladı. Bu anormal ve gerçekte ülkemiz, devletimiz ve cumhuriyetimizi zayıflatıp, yıpratan bu darbe ve diğer müdahaleler, zaman zaman dış desteklerin devreye girmesiyle Türkiye’ye hesap edilemez kayıplar verdirdiler.

İşte, bu dönemde, Yeni Anayasa hazırlıkları ile ülkemizin; iradesine dayanan, sağlıklı ve sağlam bir demokrasiye millet kavuşması çalışması yapılıyor. Gerçek bir demokratik Cumhuriyet yönetimini, çoğulcu siyasi partiler olmadan bu partilerin güvenlik içinde istikrarlı faaliyetlerde bulunmalarını sağlamadan tesis etmemiz mümkün değildir.

Unutmayalım ki, ülkemiz, ekonomimiz tüm hızıyla yeni kalkınma hamleleri yaparken, halkın önemli bir çoğunluğunun oyları ve TBMM’nin kararı ile bir siyasi partimiz T.C hükümetini kurup yürütme sorumluluğunu omuzlarına almış iken; oldukça zayıf ve geçersiz argümanlarla iktidar partisinin kapatılması girişimi yapılmıştır. Bu yanlış talebi yapan ve destekleyenler, bekledikleri gerçekleşse idi, ülkemiz ve demokrasimizin ne kadar büyük kaos ve kayıplara sürüklenebileceğini acaba tam hesap edebilmişler miydi? Anayasa Mahkeme’miz, yerinde aldığı bir kararla muhtemel ağır kaos ve kayıpları önledi.

Bu geçmiş müşahhas örnekte gösteriyor ki demokrasinin vazgeçilmez temel kuruluşları olan siyasi partilerimizin güven içinde, istikrarlı çalışmalar yapıp fonksiyonlarını icra edebilmeleri, varlıklarının anayasa teminatına sahip olmalarını gerekli kılmaktadır.

1982 Anayasamızın bu güvenliği verdiği söylenemez. Ayrıca 68 ve 69. Maddeler, ancak kendi kanun ve yönetmeliklerde yer alması gereken pek fazla ayrıntılarla uzatılmıştır. Bu durum anayasa yapma tekniğine aykırıdır.

Dolayısıyla demokratik Cumhuriyetimizin yapısını daha da güçlendirmek, siyasi partilerimizin varlıklarını güvence altına almak ve sağlıklı faaliyetlerini düzenlemek için Yeni Anayasamızda aşağıdaki hükümlere yer vermek gereklidir.

Siyasi Parti Faaliyetleri:

Madde- Siyasi partiler, demokratik Cumhuriyetin ve siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Vatandaşlar, siyasi parti kurma, partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptirler.

Siyasi partilerin kurulma, faaliyet ve kapatılmasına ait hükümler kanunlarda gösterilir.

Madde- Siyasi partilere karşı, aşağıdaki eylemlerin odağı haline geldiği hallerde kapatma kararı verilir:

-          Şiddete başvurmak veya teşvik etmek,

-          Irkçı ayrımlar yapmak veya teşvik etmek,

-          Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı olmak veya bu tür girişimleri teşvik etmek.

-          Siyasi partilerin üyelerinden birinci fıkrada yer alan fiilleri ferden yapanlar, kişisel olarak sorumludurlar.

-          Temelli olarak kapatılan partiler bir daha kurulamaz.

-          Yabancı devletlerin uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli kapatılır.

Madde- Kanunda gösterilen Genel Kurulları’nı yapmış ve seçimlerde iştirak etmiş siyasi partilerin hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kapatma kararları, TBMM’de görüşülüp, oylanmadan önce kesinlik kazanmaz.

 

 

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi:

1982 Anayasası’nın tekniği ve özelliğine aykırı düşen kısımları, bilhassa “Üçüncü Kısım” başlığı altında toplanmış, 75. Maddeden başlayarak “Altıncı Kısım”a kadar 74. Madde devam eden kısımlar ve bölümleridir. Ancak ilgili kanun ve yönetmeliklerde yer alması gereken, çok sayıda ayrıntı Anayasa hükümleri olarak yazılmıştır. Bu, Anayasayı adeta “kırkambar” hüviyetine sokan hüküm ve ayrıntılar onu temel yasa niteliğinden uzaklaştırmış gereksiz yere uzun ve millet-devlet hayatının devam eden seyri içinde, vaki olan her gelişme ve değişmelerde, değiştirilmesi zaruri bir yasa haline getirmiştir. Bu durumun, başka bir deyimle Anayasayı “konjonktür el” bir kanun hüviyetine sokmuştur. Böyle bir vaziyetin beraberinde getirdiği mahzurlar, tıkanıklıklar çok açıktır.

Dolayısıyla başta devletimizin T.B.M.M gibi temel organları ve kuruluşları olmak üzere bütün “teşkilatı esas iye”si, Anayasa’da sadece “görev ve yetkileri” ve “İşleyişleri”nin ana esasları itibariyle yer almalı diğer ve çoğu usullere, nisaplara ait ayrıntılar özel kanunları, tüzükler ve yönetmeliklerde gösterilmelidir. Böylece yeni Anayasamız, öncekilerde olduğu gibi kısa ve orta vadeli hususları bünyesinde bulunduran, kısa ömürlü bir metin olmak zafiyetinden kurtulup asırları kapsayan 22. yüzyılın dahi ötesine uzanan bir temel yasa niteliği kazanacaktır. Çalışmalarımızın, gayretlerimizin hedefi bu olmalıdır. Kökleri tarihin en eski zamanlarına uzanan az sayıda milletlerinden birisi olan Türk milletinin temel yasası 20-30 senelik olmamalı ve fakat yüz yıllara uzanmalıdır.

Bu hedefin yoğun bir düşünce, uzun ve yorucu bir çalışma ve çoğulcu bir katılım gerektirdiğini idrak ediyorum. Fakat meydana gurur duyulacak bir eser “Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasası’nı getireceksek, sadece siyasi beklentiler için değil ve fakat milletimizin geleceğini hedefliyorsak bu ciddiyet, titizlik ve ilmî davranışa sahip olmalıyız.

Bu anlayış çerçevesinde şimdiye kadar belirttiğim ve kendi bilgi ve tecrübelerim için olan tekliflerime diğer bazılarını da ekleyerek raporumu tamamlamak istiyorum.

Milletvekili Sayısı:

T.B.M.M’nin, millet ve devlet hayatımızdaki mevkii, görevleri fevkalade önemli, çeşitli ve hayatidir. Çalışmalarını verimli olarak yürütecek sayıda milletvekilinden teşekkül etmelidir. Milletvekilleri, Genel Kurul mesaisi dışında çok sayıda Komisyonlarda çalışacak, yurt içi ve dışı görevleri olacaktır. Bu tür görevlerin layıkıyla yerine getirilmesi için T.B.M.M.’de makul sayıda milletvekili bulunmalıdır. Fakat bugünkü 550 milletvekili sayısı ihtiyaçlardan fazladır ve bunun mahzurları uygulamada ortaya çıkmaktadır. Bunlar görülen ve bilinen hususlar olduğu için burada vaktinizi almak istemiyorum.

Esasen hatırlanacağı gibi bu 550 rakamı, eski sayıya eklenmek istenen “Türkiye Milletvekilliği” teşebbüsünün gerçekleştirilememesinden dolayı, yani asıl beklenenin dışında ortaya çıkmıştı. Bundan dolayı 550 sayısının kısmen indirilmesi faydalı ve gerekli görülmektedir. Yeni sayı 500 olabilir.

Madde-Türkiye Büyük Millet Meclisi genel oyla seçilen beşyüz milletvekilinden oluşur.

Böylece teşekkül edecek 500’ler Meclisinin daha verimli çalışacağı kanaatindeyim.

 

Milletvekili Yaşı ve Mezuniyeti:

1982 Anayasasının 76. Maddesi milletvekili seçilme yaşını 25 ve öğrenim şartını da “ilkokul” olarak tespit etmektedir. Bir taraftan Türkiye’de öğrenim süresinin uzaması, milletvekili olacak kişinin, milletvekilliği sona erdikten sonra da geçimini sağlayacak bir meseleğe daha önceden sahip olma zarureti, öte yandan Cumhuriyetimizin bir başarısı olan genel öğrenim düzeyinin yükselmiş olmasını göz önünde tutarsak yeni durum şu şekilde kabul edilebilir.

Madde: Otuz yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir. En az lise ve dengi okullardan mezun olmayanlar milletvekili seçilemezler.

 

And İçme:

1982 Anayasasında milletvekillerinin “And içme” metni (madde 80) bazı temel kavramları, “bağımsızlık”, “bütünlük”, “egemenlik”, “hukukun üstünlüğünü içermekle beraber yazılı şekli itibariyle akıcılığı olmayan çetrefillidir. Bunun böyle olduğunu her seçimden sonra T.B.M.M.’de yapılan yemin törenlerinden çok açık olarak görmekteyiz. Türkçe seviyeleri ortanın çok üstünde olan birçok milletvekilimiz bu metne takılmakta onu yanlış veya eksik okumaktadır. Bu Yeni Anayasamızda yeni bir yemin metninin yeniden yazılması zaruretini göstermektedir.

Yeni metinde “namusum” ve “şerefim” kavramlarından sonra “Bütün mukaddesatım üzerine” ibaresinin ilavesi yerinde olacaktır. Çünkü “namus” ve “şeref” ağırlıkla sübjektif, indi kavramdır, her fert ayrı yoruma, anlayışa sahip olabilir. “Mukaddesat” lafzı ise kullanış ve maksatta daha somut ve müşterek değerleri içermekte ve öyle de anlaşılmaktadır. Bunlar “inanç sistemi”, “vatan”, “bayrak”, “ezan”, “hak” gibi kavramlardır.

Cumhurbaşkanı’nın And içme metni de (1982 Madde 103) yukarıda belirttiğimiz mülahazalar ışığında yeniden yazılmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cumhurbaşkanı Görev ve Yetkileri:

Türkiye, 1982 Anayasası’nda yapılan değişiklikle Cumhurbaşkanının, halk tarafından seçilmesi sistemine geçti. Bu yeni sistemin nasıl örgüleneceği, başkanlık sisteminin hangi türünün kabul edileceği henüz kararlaştırılıp yürürlüğe sokulmamıştır. Yeni Anayasamız ayrıntıları ile tartışılmaya başlandığında bu önemli konu daha da ayrıntıları ile ortaya çıkıp kanunlaşma zemini bulunacaktır.

Biliniyor ki 1982 Anayasasının hazırlanıp kabul edilme döneminde Türkiye’nin yaşadığı siyasi şartların da bir sonucu olarak Cumhurbaşkanına oldukça geniş görev ve yetkiler verilmiştir. Askeri yönetim sona erip demokratik kurallar işlemeye başlayınca bizzat T.B.M.M.’nin seçtiği Cumhurbaşkanları, Sayın Ahmet Necdet Sezer gibi, bu yetkilerin fazlalığını ifade etmişlerdir.

Gerçekten, Yeni Anayasa, mevcut ve gelecekteki şartları, gelişmeleri göz önüne alarak Cumhurbaşkanı’nın “Görev ve Yetkilerini” (1982-Madde 104) yeniden tanzim etmelidir.

Yeni düzenleme için bir örnek, eğitim alanında verilebilir. Üniversitelerin sayının gittikçe artmış olduğu da düşünülürse, “Yüksek Öğretim Kurulu üyeleri seçmek” “Üniversite rektörlerini seçmek” gibi yetkiler Yeni Anayasada yer almaz, buna mukabil “Yüksek Öğretim Koordinasyon Kurulu Başkanı”nı atamak yetkisi söz konusu olabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Milli Savunma

Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığı ve istiklali, nihai bir hesapta, Türk Ordusunun mevcudiyeti ve savaş gücüne bağlıdır. Aziz Türkiye topraklarına millet olarak ayak bastığımız tarihten bugüne hiçbir gücün boyunduruğu altına girmemiş, müstemleke olmamış yakın gelecekte 1000 yıl ulaşacak tarih içinde her zaman kendi sancaklarımız altında yaşamış isek bunu iki temel faktöre borçluyuz.

1-Milletimizin sarsılmaz kutsal vatan ve onun uğruna şehit olma inancı, şehitler mutlak mutluluk ülkesine açılan cennet kapılarına tebessüm ederek girerler. Büyük kahraman Mustafa Kemal’in Çanakkale’de savaşan askerlerimizin düşman siperlerine nasıl atıldıklarını tasvir eden cümleleri hafızalarımızdan asla silinmesin.

2-Türk Ordusunun Kahramanlığı. Türkiye’miz gibi dünyanın en fırtınalı, en çok göz konan bir coğrafyada  bin yıldan beri istiklalimizi daima korumuş isek bunu şanlı ordumuzun kahramanlığı, üstün komuta yeteneği, savaş gücü ve kabiliyetine borçluyuz. Her ikisi de ağustos ayında tecelli eden Malazgirt ile Afyon sırtlarında kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferleri arasındaki tarihte nice milli gurur tabloları yer aldı.

Bugünün gerçekleri ise, bize bir diğer hakikati gösteriyor, öğretiyor. Yukarıda işaret ettiğimiz her iki faktör mutlaka baki kılmak üzere modern savaşların yüksek teknolojinin ürünü olan silahlarla yapıldığı ve kolektif savunma sistemine dahil olunsa dahi asıl savunma gücünün o ülkenin kendi öz gücüne dayandığı realitesi.

Bu durumda, Yeni Anayasamızda, varlık ve istiklalimizi muhafaza etmek ve yüksek caydırıcılık seviyesine devamlı sahip olabilmek için Devletin temel sorumluluklarından birini şöyle bir madde ile tespit edebiliriz:

Madde-Devlet, savunma sanayinde dış ülkelere bağımlı olmama ve ileri teknoloji ürünü silah ve diğer savaş araçlarını milli olarak üretme hedeflerini takip eder.

Şüphesiz ki böyle hayati hedeflerin gerçekleştirilmesi devletin elinde bulundurduğu kaynak ve imkânlara bağlıdır. Başka türlü düşünülemez. Fakat Madde’de yazılı hüküm, kaynakların artırılması ve bütün imkânların en verimli şekilde kullanılması anlamına gelmektedir. Bu satırları güzel ve hikmet dolu bir atasözümüzle bitirelim:

“Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz.”

 

 

 

 

 

 

 

Genelkurmay Başkanlığı:

Genelkurmay Başkanlığı hiçbir ülke ve ordunun vazgeçemeyeceği hayati bir teşkilattır. Orduların tam bir birlik ve koordinasyon içinde bulunması zarureti vardır. Bunu da Genelkurmay Başkanlığı sağlar. Bu kadar hayati bir görevi olan bir kuruluşun mevcudiyeti devletin iki başlı hale dönüşmesi sonucunu doğurmaz. Bunu sağlamak için 1982 Anayasasının 117. maddesinde bir değişiklik yapmak gerekli olacaktır.

Madde- .................. “Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığına bağlı bir kuruluştur.”

Ayrıca bu durum şöyle bir fayda da getirecektir. Bilindiği gibi son yarım yüzyıla varan zaman diliminde varlık ve istiklalinizi koruyucusu şerefli ordumuzun içerisinde bazı unsurlar, kutsal savunma görevlerini ihmal ederek siyasi müdahalelere karışmışlardır. Bu durumların tekrar zuhur etmesini önlemede Milli Savunma Bakanlığı ek ve etkili bir sorumluluk hizmeti yapacaktır.

 

Kurumlar

1982 Anayasamızda bazı kurumların kuruluş ve yönetim usuleri hakkında maddeler yer almıştır (Madde 133, 134, 135). Bu kurul ve kurumların görev ve yönetim biçimlerinde, zamanın şartlarına göre değişiklikler olabilir ayrıca yeni kurul ve kurumlar kurulabilir. Bunlar Anayasada değişiklik yapma gereğini doğurabilir.

Bu ve diğer mahzurları önlemek için bu maddeler Yeni Anayasada metinden çıkarılarak kendi kanunlarını muhafaza ve geliştirme daha da uygundur.

 

Anayasa Mahkemesi

Yeni Anayasada “Anayasa Mahkemesi” hakkındaki bütün maddeler, geçmiş bütün çalışma esas ve usulleri, verilmiş olan kararlar, T.B.M.M.’nin görev ve yetkileri, kişi hak ve hürriyetleri ve diğer temel konular muvacehesinden tümüyle incelenip yeniden yazılmalıdır.

Bu çalışmalar şüphesiz Anayasa Mahkemesi’nin de görüşlerinin alınması zaruridir.

 

Geçici Hükümler

Yeni “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” kabul edilip, yürürlüğe girince, 1982 TC Anayasası tümüyle kaldırılmış olacağından yeni Anayasada yer alacak “geçici hükümler” gerektiği ölçü ve şekilde maddelendirilecektir.

Bu raporumuzda yeni “TC Anayasası” hakkında tekliflerimizi kısa gerekçelerle kaleme aldık. Bunları nihaî metni hazırlayacak Komisyon veya Komisyonlarla Türkiye Büyük Millet Meclisimizin bütün değerli üyelerine saygılarımızla sunuyoruz. Cenab-ı Hak yardımcıları olsun ve milletimizi korusun.



* Görüldüğü gibi biz 2. Maddede teklif ettiğimiz bir değişiklik “laiklik” kelimesi yerine “dünyevilik” kavramının kullanılmasıdır. Şayet Komisyon, “laik” tabirini, ciddi mahzurlarına rağmen muhafaza etmek isterse, o halde, yeni yanlış yorum, anlayış ve uygulamaları bertaraf etmek için “laik”liğin doğru tarifini ek olarak yapmalıdır.

 

NEDEN YENİ BİR ANAYASA?

Metin ÇINAR

             Anayasalar aciz olan bireylerin, güçlü olan yönetimlere  ( devlet) karşı haklarını güvence altına alma ve koruma amacıyla,  yazılan metinlerdir. Diğer anlamda, devletin yetki sınırlarını belirleyen yazılı metinlerdir. Yürürlük de olan 1982 Anayasası, askeri cunta döneminde hazırlanan bir anayasadır. Yazılma özü itibariyle Devleti bireyden koruyan durumdadır. Bireylerin devlete zarar vermesi korkusuna göre yazılmışlardır. Oysa ki;  hiçbir zaman birey devletten daha güçlü değildir. Devlet yönetimlerinde esas olan bireyin korunmasıdır. Yine mevcut anayasamızın merkezinde ‘’ İNSAN’’ olması gerekirken, devlet merkez haline getirilmiştir. Demokrasiden bahseder ama demokrat olmayan bir sistem kurulmuştur. Laiklikten bahseder ama, anti-laik bir yapı üzerinedir. Hukuk devletin den bahseder ama, hiçbir zaman hukuk devleti olmamıştır. Kısaca Mevcut Anayasamız, çağın ve bu milletin çok gerisin de kalmıştır. 12 Eylül 2010 referandumunda ve 12 Haziran seçimlerinde siyasi partilerin söylem ve istemleri,   yepyeni bir anayasa üzerine olmuştur. Zaman, anayasa yapma zamanıdır.

 

 

YENİ ANAYASA NASIL OLMALIDIR? 

 Yeni Anayasa kısa ve öz yazılmalıdır.

 Yeni Anayasa ‘’İNSAN MERKEZLİ’’ OLMALIDIR.

Bireyi devlet karşısında korumalıdır. Esas olan bireyin yaşaması ve bireyin mutluluğu olmalıdır.’’ İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’’ felsefesinde olmalıdır.

 Devletin ideolojisi olmamalıdır ( Bireylerin ideolojileri olur).

Yine bireyler milliyetçi olurlar, devlet milliyetçi olamaz. Devlet Milliyetçiliği yapılmamalı.

 Yönetimler seçimle gelir, seçimle gider. Temsilde adalet vurgusu işlenmelidir.(Temsilde adalet)

Her bireyin milli gelirden alacağı payda adalet sağlanmalıdır.(gelirde ve vergide adalet )

 İnsanın evrenselliği ön plana çıkarılmalı, insan bedenin dokunulmazlığı esas olmalı, ‘’düşman’’geçmişte kullanılmış bir kelime olarak,   tanımlanmalı ve barış esas alınarak ön plana çıkarılmalıdır.

 Değiştirilemez maddeler konularak anayasayı ‘’sert anayasa’’ özelliğine büründüren maddeler konulmamalıdır.

Tanım yapıldıktan sonraki ‘’ama’’ veya ‘’ancak’’ lar olmamalı.

Anayasada kurumlara yer verilmemelidir. Anayasal kurum olmamalıdır.

 

ANAYASA

Selçuk Maruflu

19. D. İstanbul Milletvekili

Seçim kampanyalarında devamlı olarak kullanılmaktadır. “Anayasayı değiştireceğiz”. “Bu Anayasa 12 Eylül Faşist Anayasasıdır” diyorlar. İşin ilginç yanı 12 Eylül’den önce, günde 15-20 kişinin öldürüldüğü Türkiye’de, 12 Eylül oldu diye, zil takıp oynayanlar, iyi ki asker geldi diyenler, o gün söylediklerini unutarak, bu Anayasa Darbe Anayasasıdır diyerek, yerden yere vuruyorlar ve Sn. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e hakaret ediyorlar. Hep söyledik, geldik, Anayasalar değişmez metinler değildir. Dünya ve özellikle ülke şartları gerekli kıldığında değiştirilebilir. Ancak, bunun bir şartı vardır, daha iyisini yapmak üzere… Anayasa Maddelerini okuyunca, biraz uzun olmasına rağmen hiçte kötü olmayan hükümlerin mevcut olduğunu görüyoruz. Kaldı ki, şikayet edilen bu Anayasayı Prof. Dr. Aldıkaçtı ve Prof. Dr. Şener Akyolun’da aralarında bulunduğu Anayasa hocaları olan, bilim adamları hazırlamıştır. 1982 Anayasası o günlerde ülkeyi kasıp kavuran, vatandaşları rahatsız eden, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü tehdit eden, tehlikeye düşüren terör, Anarşi, bölücü faaliyetler ve irtica dikkate alınarak hazırlanmıştır. Şimdi bakınız, Anayasayı kimler değiştirmek istiyorlar. Birinci olarak ülkemizin bir parçasını kopartıp, önce sözde özerk, sonunda da ayrı bir yapı kurmak isteyenler. Bunlar yıllarca bir arada, sorunsuz yaşayan, aralarında hır gür olmayan, birbirlerinden kız alıp veren, hiçbir ayrımın olmadığı bu ülkenin gerçek sahipleri olan vatandaşları tahrik ve tehdit ederek, birbirlerine düşüren ayrılıkçı odaklardır. Üniversitede okurken, Güney Doğudan, Doğudan birçok arkadaşımla beraberdik. Hiçbir ayrılığımız yoktu, aynı şeyleri sevdik, aynı yemekleri yedik, aynı takımları tuttuk, aynı hisleri yaşadık. Biz birbirimize hiçbir zaman sen şu kökenlisin, sen şusun demedik. Bunu hiç yapmadık. Her birimiz bir an önce Mülkiyeden mezun olarak vatanımıza ve milletimize hizmet düşüncesinde olduk. Bu bölge, şu bölge diye fark gözetmedik. Vatanın her köşesini, aziz vatan toprağı olarak gördük ve hizmete koştuk. Sonra birileri çıktı, o kardeşlerimize sen farklısın, senin gibi olmayanlar senin düşmanındır, senin kökenin budur. Türküm, doğruyum andını söyleyemezsin diyerek, araya nifak tohumları ektiler, kardeşi kardeşe düşman ederek, birbirlerine düşürdüler. Ben hala inanıyorum ki, insanlarımızın ve yurttaşlarımızın aralarında bir mesele yoktur, husumet mevcut değildir. Ancak, ülkemizi bölerek Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile birleşerek, Kürt devleti kurma hevesi vardır. Zaten onlara göre, Kürt meselesinin yegane çözümü budur. Şurası bilinmelidir ki, Türkiye’nin verilecek bir karış toprağı yoktur. Esasen hep ifade ettiğim gibi, Kuzey Irak’ta 3 milyon öz be öz Türk kardeşimiz vardır. Eğer, birinci Körfez harekatında Özal’ı dinleseydik, 1 Mart tezkeresini geçirseydik, Kuzey Irak’ta da bir Türk yönetimi kurulup, bu şekilde hem Türk kardeşlerimizin can, mal ve yaşam emniyetleri sağlanır, PKK ve Kürt idaresi hizaya gelir, Kuzey Irak’ta bir Türk idaresinin alt yapısı ortaya çıkardı. Anayasa değişikliği isteyen ikinci bir odakta, Anayasanın Laik, Demokratik yapısından rahatsız olan ve bilhassa aşağıdaki 14. ve 24. maddelerin ortadan kalkmasını isteyen gruplardır. Bunların bütün amacı, Anayasadaki laiklik karşıtı ve Laikliğin teminatı olan maddeleri kaldırıp, Türkiye’de şeriat esaslarına dayanan bir din devleti kurmaktır.

Anayasa madde 14: Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye kullanılmaması. “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzeride egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar. / Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik eden Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.

Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

Anayasa Madde 24: (Din ve vicdan hürriyeti)

Herkes, vicdan, dini inanç ve kanat hürriyetine sahiptir.

14üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

Ben TBMM’de İstanbul Milletvekili olarak görev yaparken, o dönemde biz, Anayasanın 14 önemli maddesini değiştirmiştik. Daha sonraki Meclislerde, Anayasanın hemen hemen toplam 75 maddesini değiştirdiler. Bu değişikliklerle, zaten aşağı yukarı yeni, bir Anayasa ortaya çıkmıştır. Öte yandan, Anayasa değişikliği ile, Başbakanlık otorite ve gücünün Başkanlık sistemine taşınmasını isteyenler vardır. Bizim Demokrasi anlayışımız, kıta Avrupa’sının çağdaş Demokrasilerine uygun olup, genelde yetkiler Parlamentoya karşı sorumlu olan Başbakanda toplanmıştır. Başkanlık sistemi üzerinde çok konuşulabilecek bir sistem olup, bizim yapımıza uygun değildir. İktidar gücünün istismarı yolu ile, kontrolden çıkarak, Türkiye’nin başına, yeni gaileler açabilir. Türkiye’nin yeni padişahlara ihtiyacı yoktur! Anayasa değişikliklerini konuşurken, bazıları ise Anayasanın değişemez nitelikler taşıyan, ilk dört maddesinin de değişmesi gereğinin, gaflet ve hıyaneti içinde bulunuyorlar. Sonunda, vatanperver kamuoyundan gelen tepkiler üzerine, “Efendim, bunlar bizim görüşümüz değil, Profesörler hazırlamış” diyerek, hadiseyi tevil etmeye çalışıyorlar. Mevcut Anayasada, Türkiye Cumhuriyetinin laik, demokratik yapısını, cumhuriyetin vazgeçilemez değerlerini, Atatürk İlke ve İnkılaplarını teminat altına alan birçok yerinde, önemli, hayati, doğru maddeler vardır. Eğer, mutlaka bazı tadiller yapılacak ise, Anayasayı külliyen değil, insan hakları ve hürriyetlerine, hür düşünce teşebbüs ve girişim gücüne, fertlerin düşünce, fikir, önerilerinin serbestçe söylenip, ifade edilebildiği netice itibariyle demokratik hakların daha da pekleştirilmesi ve geliştirilmesi düşünülebilir. Ayrıca, Anayasanın fazlaca ayrıntıya girmiş olan ve madde sayısını 177’ye yükseltmiş bölümleri azaltılabilir, bu maddelerin bir bölümü kanunlarla düzenlenebilir. Milletvekili Dokunulmazlığının kaldırılması (Tüm Demokratik Rejimlerde vardır) seçim %10 barajının düşürülmesi, şu anda teklif bile edilemez. Ancak, tüm bunlar yapılırken, her vesile ile ifade ettiğim Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü, üniter yapısı, laik, demokratik Cumhuriyet değerlerinin korunması, Atatürk ilke ve inkılaplarından, serbest piyasa ekonomisinden, insan hak ve hürriyetlerinden, adalet sisteminin güvencesinden geriye gidiş asla düşünülmemelidir. Bu nedenle diyorum ki, Anayasa yapmak zor iştir. Ancak, daha iyisi yapılabilirse olabilir ve Anayasayı da, her aklına gelenin düşündüğü gibi, sık sık değiştirmek doğru değildir.

 

 Okunma Sayısı : 2213         14 Şubat 2011

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 787170

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.