DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ 63. YILDÖNÜMÜ MESAJI:

 / DUYURULAR

DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ 63. YILDÖNÜMÜ MESAJI:

DAHA ÖZGÜR, DAHA EŞİT VE DAHA MÜREFFEH BİR DÜNYA İÇİN İNSAN HAKLARI

 

 

 

Tüm insanların doğuştan hür ve eşit olduğu hakikati üzerine bina edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 63 yıl önce bugün, 10 Aralık 1948 tarihinde, ilan edilmiştir. Ülkemiz tarafından ilanının hemen ardından 6 Nisan 1949’da onaylanan Beyanname’nin BM Genel Kurulunca kabul edildiği 10 Aralık tarihi, insan hakları bilincinin tüm dünyada yerleşmesi ve gelişmesi açısından Beyanname’nin taşıdığı anlam ve önemin dünya kamuoyunca paylaşılması amacıyla, Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.

 

Güç ve kudret sahibi diktatörlerin gemlenemez ihtirasları uğruna, sürgünler, soykırımlar ve kitlesel bombardımanlarla her dil ve dinden milyonlarca masum insanın hayatına acımasızca kıyılan 2. Dünya Savaşı gibi felaketlerin bir daha yaşanmaması için oluşan evrensel mutabakatın eseri olan Beyanname, taşıdığı ilke ve değerler ile insanlığın aydınlık yüzünü temsil etmektedir.

 

Yaşanan trajedilerin altında, kendinden saymadıklarına karşı kin ve düşmanlık aşılayan dogmalar ve ideolojilerin insana verilen değeri yok etmesinin yattığı gerçeği karşısında, Evrensel Beyanname ile “insanlık ailesinin tüm üyelerinin niteliğinde bulunan onurunu ve eşit ve ayrılmaz haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğu” ilan edilmiştir. Bunun anlamı, hangi dil, din, ırk, renk, cinsiyet, etnik köken veya siyasi düşünceden olursa olsun bütün insanların hürriyet ve haysiyetleri teminat altına alınmadan evrensel barışa ulaşılamayacağı ve dünyanın yaşanılacak bir yer haline gelemeyeceğidir. Bu anlayışın en önemli sonucu ise, insan hakları alanının devletlerin sorgulanamaz egemenlik yetkilerinin dışında kabul edilmesi ve dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın insan hakkı ihlâllerini önlemenin tüm ulusların ortak sorumluluğu haline gelmesi olmuştur.

 

Evrensel Beyannamenin ilanından sonraki yıllarda, insan hakları ihlallerinin önlenmesine yönelik evrensel ve bölgesel düzeyde birçok sözleşme kabul edilmiş, uluslararası mekanizmalar oluşturulmuş, bunun sonucunda insanlık suçu işleyenlerin yargılanabileceği uluslararası mahkemeler kurulması aşamasına kadar gelinebilmiştir.

 

Bununla birlikte, insan hakları alanında evrensel ve bölgesel düzeyde kabul edilen tüm standartlara ve uygulamadaki gelişmelere rağmen, insan haklarının en temel değerlerini hedef alan ırkçılık, ayrımcılık, nefret ve hoşgörüsüzlük günümüzde çok önemli birer sorun olmaya devam etmektedir. Bu sorunlar sadece bireylerle ilgili olarak yaşanmamakta çok daha genel ve büyük ölçekli olarak gruplar, toplumlar ve hatta medeniyetler arasında bile yaşanabilmektedir. Birçok kişi ve grubun “ötekileştirildiği” ve ağır insan hakları ihlallerinin meydana geldiği günümüzde, farklıların insan hakları, sevgi ve hoşgörü ekseninde bir zenginlik olarak görülmesi yerine bir tehlike, bir tehdit olarak çatışma unsuru olarak görülmesi günümüzün önemli söylem ve pratiği haline gelmiştir. Son yıllarda Almanya’da özellikle Türk dönercilere yapılan saldırılar ve bu yıl içinde Norveç’te yetmişi aşkın kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırı ırkçılık ve yabancı düşmanlığının Batının en gelişmiş toplumlarında bile ne kadar mevcut ve yakın bir tehlike olduğunu ortaya koymaktadır. Tüm ülke ve toplumların karşı karşıya olduğu bu sorunlarla, ciddi, sistematik ve kapsamlı bir şekilde mücadele etmeleri bunlara yönelik strateji geliştirmeleri artık bir zorunluluk arz etmektedir.

 

Öte yandan, insan hakları, özellikle ekonomik ve sosyal hakların gerçekleşebilmesi açısından yoksulluğun ve açlığın pençesinde kıvranan milyonlarca hatta milyarlarca insan için yaldızlı sözlerden veya gerçekleşmesi arzu edilen iyi niyet ifadelerinden başka bir anlam taşımamaktadır. 2011’de halen Afrika’da açlıktan ölen on binlerce masum bebek ve çocuğun varlığı insanlık vicdanına çarpan acı bir hakikatten başka bir şey değildir.

 

Hoşgörü, kardeşlik, sevgi ve dayanışma konusundaki tarihsel birikim ve deneyimlerinden ilham alan Türkiye, başta ayrımcılık ve hoşgörüsüzlükle mücadele olmak üzere günümüzde evrensel düzeyde tanınan tüm insan haklarının evrensel bir gerçekliğe dönüştürülebilmesinde öncü ve etkin rol oynayabilecek önemli bir potansiyele, duygu ve düşünce iklimine sahiptir. İçerde ve dışarıda benimsenecek insan hakları söylem ve pratiğinin tüm dünyada insan onurunun ve nihai olarak barış ve adaletin tesis edilmesinde önemli katkı sağlayacağı muhakkaktır.

 

İnsan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin her ülkenin kabul etmesi ve uygulaması gereken evrensel değerler olduğu gerçeği ülkemizde de tam anlamıyla özümsenmiştir. Son yıllarda insanımızın hak ettiği değere ulaşabilmesi, tüm hak ve hürriyetlerden tam manasıyla istifade edebilmesi için çok kapsamlı reformlar gerçekleştirilmiş ve bunların uygulamaya eksiksiz yansıtılabilmesi ve reformların kalıcılığının sağlanması için gerekli olan “zihniyet dönüşümünün” sağlanabilmesi için bir “insan hakları seferberliği” başlatılmıştır. Bu amaçla sadece mevzuat değişikliğiyle yetinilmemiş, söz konusu değişikliklerin gerçek hayatta tam anlamıyla uygulanabilmesi ve toplum tarafından benimsenebilmesi için yeni bir “kurumsal yapılanma” ve “eğitim ve bilinçlendirme” sürecine girilmiştir.

 

Son 10 yılda gerçekleştirilen ve “sessiz devrim” olarak nitelenebilecek bu reform sürecinde, ilk aşamada kısa bir zaman dilimi içinde bir dizi kayda değer hukuk reformu gerçekleştirilmiştir. Anayasa 2001 yılından bu yana en sonu 12 Eylül 2010 referandumuyla olmak üzere üç kez değiştirilmiş ve 2001 den buyana dokuz reform paketi kabul edilmiştir. Anayasanın 90. Maddesinde 2004 yılında yapılan değişikliğin ardından, temel hak ve özgürlükler konusundaki uluslararası anlaşmalar, aynı konulardaki ulusal mevzuatla çeliştiğinde ona karşı üstünlük kazanmıştır.

 

Bu Anayasa değişiklikleri, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi açısından temel önem taşıyan başka yasal düzenlemelerle de pekiştirilmiştir. Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu (TCK), Ceza Muhakemeleri Kanunu ve Vakıflar Kanunu bu bağlamdaki önemli bazı yasal düzenlemeler arasındadır.

 

Vatandaşlarımızın insan hakları alanındaki istek ve beklentilerinin temel yönlendirici rol oynadığı bu reform süreci, başka hususların yanı sıra, ölüm cezası, işkenceye karşı mücadele, cezaevi sisteminde reform, ifade özgürlüğü, örgütlenme ve toplantı özgürlüğü, din özgürlüğü, yargının işleyişi, demokrasinin güçlendirilmesi, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar, rüşvet ve yolsuzluklara karşı önlemler alınması gibi alanlarda da önemli ilerlemeler sağlamıştır.

 

Son dönemde, özellikle 2009 yılından beri reform süreci yeni bir ivme kazanmıştır. Anayasa değişiklikleri, yargı reformu stratejisi, insan hakları alanında bağımsız kurumsallaşma din ve vicdan özgürlüğü, dinler ve kültürler arası diyalog, hoşgörü ve saygı ikliminin geliştirilmesi ve ayrımcılıkla mücadele konularına özel bir önem ve öncelik verilmiştir.

 

Şüphesiz, söz konusu bu gelişmeler insanımızın insan hak ve hürriyetlerinin gelişimi açısından çok önemli kazanımları ifade etmesine rağmen nihai hedef açısından yeterli görülmemektedir. Bu konuda temel hak ve hürriyetleri daha iyi koruyabilecek hak ve özgürlüklerin standartlarını mevcudun çok ötesine taşıyabilecek yeni bir Anayasa, içinde bulunduğumuz reform sürecini de taçlandıracaktır.

 

Türkiye, “insanı için” gerçekleştirdiği son dönemdeki sayısız reformlar ile birlikte hem devlet ile halkı arasındaki gönül köprüsünü güçlendirmiş, hem de hak arama bilincini tüm toplum bazında yaygınlaştırmıştır. “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” prensibi ile kökleşen yönetim geleneğimiz, çağın en yüksek hukuk standartları ile günümüz Türkiye’sinde yeniden hayat bulmaya başlamıştır.

 

Devletimiz, sadece vatandaşlarımızın değil tüm dünya insanlarının haklarıyla ilgilenmektedir. Nerede yaşanırsa yaşansın gerçekleşen insan hakları ihlalleri sadece o ülkenin sorunu değil tüm insanlığın ortak sorunudur. Bu nazariyeden hareketle, Devletimiz, başta yaşama hakkı olmak üzere bir devletin kendi vatandaşları da olsa yapmış olduğu ağır insan hakları ihlallerine kayıtsız kalmamakta, mağdur ve mazlumun bu konuda yükselen sesi ve uluslar arası arenada insan haklarının ve adaletin savunucusu olmaktadır. Sadece ulusal alanda değil uluslar arası arenada da insan hakları ve adalet izlemiş olduğu politikaların temel “eksenini” oluşturmaktadır. Dahası, insanlık trajedilerinin yaşandığı ve milyonlarca insanın en temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı temel ekonomik ve sosyal haklardan mahrum olduğu açlık, deprem, sel gibi doğal afetlerde de ülkemiz geçmişte olduğu gibi günümüzde de muhtacın, afetzedenin yanında olmaya devam etmektedir. Örneğin, yakın geçmişte Haiti ve Pakistan afetzedelerine Devletimizin, sivil toplum kuruluşlarımızın ve vatandaşlarımızın büyük bir gayret ve çaba göstererek uzattığı şefkat ve yardım eli bu yıl içerisinde de yoksulluk ve açlığın pençesinde kıvranan Afrika’ya ve özellikle Somali’ye uzanmıştır.

 

Yoksulluğun ve azgelişmişliğin pençesinde en temel haklarından mahrum milyarlarca insanın haklarının gerçekleşmemesinde her gelişmiş devletin insan hakları açısından da sorumluluğu bulunduğunu açıkça vurgulamak gerekir.

 

Yüksek insanlık ideali olan insan haklarını, uygulamada herkesin yaralanabileceği şekilde gerçekleştirmek ve dolayısıyla bireyler ve toplumlararası karşılıklı hoşgörü ve saygıyı pekiştirmek için devletlere, tüm ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlara, sivil toplum kuruluşlarına, bireylere hülasa bu konuda birçok aktöre önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir.

 

İnsan haklarını sadece devletle, oluşturulan hukuk düzeniyle koruyup geliştirmek mümkün değildir. İnsan haklarının insanların gönül ve zihin dünyasında yer bulması insan haklarını korumanın en güçlü teminatıdır. Sadece kendi hakkı veya çıkarı için değil, başkalarının hakkı ve çıkarı için de mücadele edebilen, her türlü haksızlığa karşı onurlu ve dik durabilen sorumlu insanların, sivil toplumun, kurum ve kuruluşların varlığı insan haklarının herkes için gerçekleştirebilmenin en önemli güvencesi olacaktır.

 

Ülkemizde hak arama bilincinin ve haklara saygılı olma şiarının yaygınlaştırılması, hak ve hürriyetlerin dili, dini, ırkı, rengi, düşüncesi, cinsiyeti ne olursa olsun herkes için olduğu gerçeğinin sadece sözü ile değil özü ile kabul edilip yaşatıldığı bir dünyaya ulaşılması temennisiyle tüm insanların10 Aralık Dünya İnsan Hakları Gününü kutlarız.

 

09 Aralık 2011

 

Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı

 Okunma Sayısı : 959         10 Aralık 2011

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 825232

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.